Ne kadar cok sey bilirsek, o kadar kolay affederiz.Kim derinden hissederse, yasayan herkesin adina hisseder. Aslinda hepimizin istedigi sevilmektir
<
  • Anasayfa
  • Profilim
  • Arşiv

Son Yazılarım

  • Elif Allah, Nur Muhammed tez selamet.
  • Ölüm Rahmet ve Nimettir
  • Madem Cenâb-ı Hak Hiçbir Şeye Muhtaç Değildir, O Hâlde Kâinatı Niçin Yaratmıştır?
  • Dua Etmeye Dair
  • Derman Aradım Derdime..Derdim Bana Derman İmiş..
  • Sevgiliyle buluşma vakti:Namaz...
  • Güzeli seven Güzel! Sana feda edeceğim güzellikler ver!..
  • Yâ Rabbi!
  • Ey Allah’ım!
  • İnsan yağmur gibi olmalı

Kategorilerim

  • ESMA ÜL HÜSNA VE SIRLARI
  • Makaleler :::
  • anlamlisozler
  • ASK VE SEVGI UZERINE HIKAYELER
  • Aura ve Enerji Alanı
  • DENEMELER BANA OZEL
  • DUA'LAR
  • Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın ansiklopedisi...(Sabır)
  • GELİŞTİREN VE SPIRITUEL YAZILAR
  • Hz Mevlana dan
  • ICE DONUK KONUSMANIN GUCU
  • KaRDeLeN ŞiiRLeRi
  • resimli siirler
  • RÜYALARIN YOLU
  • saglik
  • SEVDİGİM RESİMLER
  • siirler
  • İSLAMDA GENEL KONULAR

Arkadaşlarım

  • dizix
  • urgupaksalur50
  • videocuk
  • Agarta1
  • pulcinella
  • fenomen
  • gulcanella
  • songuldemirbag
  • kraltvmp3
  • romankitapozetleri
  • karlitorosdaglari
  • marininsanalevi
  • zhayat
  • vetekrar
  • efsunlu98
  • cizgifilmoyunlari
  • hircinyesilbirkuzum
  • bilgisayartr
  • barbibarbieoyunlari
  • sakliduzen
  • sihirlimasalci
  • altinfare

Bağlantılarım

  • http://kardelexn.blogspot.com/
  • http://xkardelenx.tr.gg/
  • http://www.sahibinden.com/cengelkoy_nato_yolunda_satilik_bogaz_manzarali_bina-83WQQaXQQ12143613WQQpXQQdisplayitem
  • http://www.allahvesistemi.org/ahmedhulusidekavramlar/i1.htm
  • http://www.necatiaksu.net/dosya/marifetname.htm
  • http://www.ruhunyolculugu.com/
  • ruhsalplatform.com
  • http://www.allahvesistemi.org/ahmedhulusidekavramlar/kavramlar/sifat/index.htm
  • http://www.hakanyilmazcebi.com/?sayfa=oku&id=76
  • http://www.mpltv.de/mpltv.php?action=arsiv&islem=izle&id=2024
  • http://www.dailymotion.com/relevance/search/engin+noyan/video/x6wnl6_esmaulhusna-engin-noyan_music
  • http://www.dailymotion.com/relevance/search/engin+noyan/video/x5kz8w_esma-99-dua-engin-noyan_people
  • http://www.dailymotion.com/video/xae3ot_esmaul-husnamunib-engin-noyan_music
  • http://www.dailymotion.com/related/x3l6y1/video/x4n2ui_99-names-of-allah-esmaul-husna_people
  • http://www.izlesene.com/video/facebookcded5bd/894246/&ref=facebook_title
  • http://www.dailymotion.com/video/xapy0y_engin-noyan-esmaul-husna-1_music

Yeryüzünü Can Bürüyor

20/6/2009 · Kategori: Makaleler :::

Ele avuca gelmiyor can. Dokununca dökülüyor gibi parmak uçlarından. Oysa, elimize avucumuza varlıktan yana ne düşmüşse, parmak uçlarımıza yakınlıktan yana ne dökülmüşse, hepsi can dokunuşundan, hepsi can dokusundan. Bir kardelen edasıyla çiçekleniyor şimdi bahar. Ölü ağaçlardan, kemikleşmiş tohumlardan çiçek çiçek can, yaprak yaprak heyecan uzanıyor parmak uçlarımıza. Kara soğuk topraktan, sarı mahzun güz zamanlardan renkahenk hayat dökülüyor avuçlarımıza. Toprak altında unutulmamış, kuru ölgün kemiklerde mahfuz, unutulmuş zamanlarda hatırlanmış ne varsa, hepsi hiç unutmayan, canı yokluğunda bilen, ölüyü yeniden dirilmek üzere hıfzeden Hafiz’den. Ayrılık kokan güzlerde gizli bahar hazırlığı ve unutulmuş mezarların karanlığına sızan haşir sabahı O’ndan. Canların vuslatı Hafiz’den. 


Söze sığmıyor, dile gelmiyor can. Şiire uymuyor, öyküde uyumuyor, film karesinde oynamıyor. Dilimize damağımıza değen ne varsa tatmak adına, hepsinin tadı can, hepsininin tuzu can. Söz etmeye değer ne varsa, kayda değer ne yaşarsa, hep can heyecanı, hepsi can serencamı. Can an’a sığmıyor; kalp sona razı olmuyor, akıl kırık düşler istemiyor, şefkat eksik vuslatlara kanmıyor, hayat kesik zamanlara doymuyor, dil ve damak yarım kalan lezzetleri sevmiyor. Bahar gelmeyince, can ölüyor, kalp kırılıyor, akıl taşlaşıyor, şefkat nefrete dönüyor, lezzet elemler doğuruyor. Her bahar kalplere vaadedilmiş sonsuzluğun tadı tuzu yürüyor damağımıza. Ebedi vuslatlar, nihayetsiz mutluluklar ve gölgesiz sevinçler açıyor güller boyunca. Akıl ve kalp, yeni çiçek kokularında, taze meyvelerde tadıyor ebedin tadını. Baharda ebed kokusu, güllerde vuslat muştusu, meyvelerde yeniden diriliş muamması, dünü bugüne bitiştiren, güzü bahar eyleyen, nihayetsiz anlar halkeden Kayyum’dan. Hayatın tadı tuzu O’ndan.


Mezara inmiyor can, toprağa düşmek bilmiyor. Çamura düşen, toprakta biten ne varsa, hepsinin dürtüsü candan, hepsinin dirilişi candan. Mezarlarlar boyu gizlenen ne varsa, hepsi can tarlası. Ne varsa toprak üstünde kanayan ve sancıyan, hep can kavgası. 


Toprağa inmiş kuru tohumları renk renk dirilten, çamura düşmüş, rüzgarlarda dağılmış güzlerin hiçbirini unutmayıp yeniden yeniye bahar eyleyen, can kuyusu rahimlerden mütebessim yüzler çıkaran, baharı can tarlası eyleyen, ölüyü dirilten hep O. Muhyi O. Hayy O. Ezelden Diri ve Ebediyen Hayat Verici O. 


Kokusu yok canın; sesi yok, nefesi yok. Çağıltısız ve uğultusuz, gürültüsüz, kavgasız kayıp gidiyor alnımızdan ve anımızdan. Bileğimizden akıp giden an, damarımızda kanayan dem, damağımızda tuzlu nem, dudağımızda gamlı ney, hepsi hepsi can kaygısı, hepsi can tortusu. Biz bizde değilken, biz sessiz ve nefessizken bizi anan O; bizi “anılmaya değer” kılan, hatırımızı sayan O. Baharda her şeyi binler kez hatırlayan, kendinden geçmişleri, hayattan göçmüşleri yeni yüzlere kavuşturan, fanilere yeni zamanlarda yeni mutluluklar vaadeden bir O. Bir O Baki. An’ı ebedi kılan da, kalplerin ayrılık yarasını saran da, canların yokluk yarasını bilen de, baharı solgun yapraklar, ölü tohumlar arasından sıyırıp getiren O, bir O Cemil-i Baki. 


Tene değiyor can, ete kemiğe bürünüp öylece görünür oluyor. Tenin tenhasında, et kemik arasında gizli ne varsa, hepsinin libası can, hepsinin ayinesi can. Bu bahar, tohumların başına hayatı dolayan, kurumuş kemik gibi ağaçları renk renk, çiçek çiçek giydiren, ölmüş kemiklerin can urbasını diken O, çamura düşmüş yüzleri, yokluğa yuvarlanmış bakışları yine yeniden dokuyan bir O. Bir O Rahman. 


Nefese siniyor can, bakışta siliniyor, dokunuşta yitiyor, ateşte eriyor. Renkten yana ne varsa gülde, ateşi yakan ne varsa, kanı kaynatan her neyse, hep candan, hep can ocağından, hepsi can çerağından. Baharda gül O’ndan, haşirde ebedi gülücükler O’nun rahmetinden. Kanı ısıtan ve canın sönmüş közünü üfleyen O’nun ihyası. Canı yokluğun ateşinden uzak tutan, dokunuşlardaki vuslat sıcağını harlayan bir O. Bir O Rahman. Bir O Rahim. 


Dağılıp çözülüyor can zamanın kıvrımlarında, kırılıp dökülüyor yüreğin odacıklarında. Anları birbirine ulayan ne varsa hepsi canın bağından; kırık ayinelerde, soluk sarı fotoğraflarda unutulmadık, umulmadık ne varsa, hepsi canın yumağından. Savrulan sarı yapraklar gibi ayrılan canların vuslatı, aşklarından kopup dağılan, dağlanan kalplerin tesellisi bir tek O’nun adaletinden. Can bağının bahçevanı bir O. Unutulmuşlukların, unutulmuşluğu bile hatırlanmayanların, sahipsiz mezarların, kimsenin ölüsü bile olmayan bir zamanki yaşayanların tek vefalısı O. Bu bahar da Onun vaadiyle dirilir. 


Bir O Sadıkul Vadülemin. 


Yüzlere uğruyor can, bebek yüzlerden, güzel yüzlerden, masum yüzlerden, mahzun yüzlerden geçip gidiyor. İçin de içine sızan, sularda sızlayan, kalplere süzülen, şah damarda dolanan ne varsa, hepsi canın kuyusundan, hepsi canın kıyısından. Yusuf’u kuyudan çıkaran, İbrahim’i ateşten kurtaran, Yunus’u üç karanlıktan sıyırıp alan, bu bahar karanlıklarda gizli kalmış tohumları, adı geçmiş zamanlarda kalmış meyveleri yeniden diriltiyor, can veriyor. Çünkü sadece Odur hatırlayan “rahimlerde gizli olanı”, bir O bilir karanlıklarda, yitik zamanlarda olanı. Bir O yakındır sularda sızlayana, şah damarlarda dolanana. Bir O Zakir, bir O Müzekkir. 


Yaralarda çoğalıyor can, kanda kıvranıyor, geceyi dağlıyor, gündüzü kanatıyor. Karbeyaz soğukların göğsüne akan sıcacık kanda azalan neyse, bir pıhtının özünde közlenen yangın neyse, gecenin acısını gündüzün yarasına dolayan ne hikmetse, hepsi can pâresinden, hepsi can çaresinden. Ölüye can suyu veren Şefik O. Pıhtılardan canlara yol açan Halık O. Kabir gecesinin ayrılık acısını, haşir sabahının vuslat tesellisiyle saracak olan Kadir-i Mutlak O. Bu bahar Onun şefkatinin kıvamında yoğruluyor, Onun hallakiyetinin divanında genişliyor, Onun kudretinin meydanında boy veriyor, serpiliyor. Bir O Halık. Bir O Kadir. 


Dağı yol eyliyor can, denizi çölde boğuyor, rüzgârı susturup, suları yakabiliyor. Dağdağanın ortasındaki Yunus’dan savrulan rüzgâr nereye estiyse, yangının orta yerindeki İbrahim’den sızan su nereye aktıysa, denizin göğsündeki Musa’dan artan çöl nereye taştıysa, hepsi canı dağladı, hepsi canlar yaktı, hep canlar ağlattı. Canı, akşamı olmayan o sabahta, ins ve cinnin tek baharında teselli edecek bir O. Bir O Adil. Bir O Hakîm. 


Can, paslı bir bıçak yarasıdır varlığın göğsünde. Tenin beyaz yüzünde bir kardelen hülyasıdır. Göğün en canlı yıldızı, yerin en kanlı çiçeğidir. Yarada kabuk bağlayan her neyse, buzda kristal kristal biçimlenen ne ise, gökten yukarıda, yerden aşağıda ne varsa kaynayan, hepsi can yüzünden, hep can gözünden, hep can özünden. Bahar yüzlü dirilişlerde, canı özünden eden yıkılışlarda, bıçak yarasında akıp yiten, çiçek tozlarında akıp giden, savrulup dağılan hayatlarda hep Onun tecellisi var, hepsi Onun hikmetinden. Var eden bir O. Yoklukta olanların, henüz yokluktaki ağızlarından varolma iştiyakını, varolma arzusunu duyan bir O. Bir O Sem’i. Yokoluşlardan sonrasını, yıkımlardan ve ölümlerden sonrasını bir bilen O. Bir O Sem’i-i Alîm. 


Yüreğimizin yayında gerili oktur can, ki buralı değildir, şimdiye razı değildir; bizden önceleri ve bizden sonralarıdır. Gölgemizin kuytusunda saklı hayâldir can, ki bizden ama bizden olmayandır, bizimle ama bizimle kalmayandır. Alnımızda doğmuş şebnemdir can, ki bizde ama bize ait olmayandır, bizden ötelerde aşkları vardır. 


Ezel ve Ebed Sultanı’nın emrindedir can. Burada kalası değildir. Kesik, kırık an’larda, yıkık dökük mekanlara razı olası değildir. Canın sultanı bilir hepsini. Canın bildiğinden, cana bildirdiğinden çok daha ötesini bilir Sultan. Can kendini unuttuğunda bile canı bilen bir O Sultan’dır. Can şebnemine ebedî vuslatın ışıklarını düşürüp, Onu ebedin yollarına düşüren O Sultan’dır. Tüm zamanların, tüm baharların sahibi bir O’dur. Ötelere can atan canın Sultanı O’dur. Bir O canlara ve anlara Sultan’dır. 


Ve can Cânân’dandır. Semâda Ahmed muştusu, Hira’da Muhammed korkusu, Hicret’te Sıddık telaşı, Mekke’de mahbubiyet davası, Taif’de rahmet duası, Medine’de Ensar sevdası... Ne varsa, Cânân’dan yanadır, hepsi candan âlâ, hepsine can feda, hepsine canlar kurban olasıdır. Can burada kalası değil, can bu bahara kanası değildir. 


Cânân yurdunun yeni canları, kevnin yüreğinden koşup gelen bahar tohumları, öte zamanlardan taşan güller ve bülbüller, bundan böyle yüreğimize akmalı, şah damarımıza varmalı, herkesi kâne boyamalı, herkesi Cânan ile vuslata kandırmalı. Bu bahar canlar ebedi dirilişin taze haberleri olarak okunmalı, vuslat gülü gibi koklanmalı ve kucaklanmalı... 


Ne varsa yaşadığımız, tattığımız, sevdiğimiz ve var bildiğimiz; ne varsa yaşamaya değer bildiğimiz, anamız, babamız, yavrumuz, yurdumuz, vatanımız, dünyamız, göğümüz, gözümüz, elimiz, yüreğimiz... Hepsi Cânân’ın bahar ayinesinde, yeni kavuşmakların arefesinde yeniden dirilir, yeni canlara bürünür. Değil mi ki, hepsi Cânân’ın ‘levlâke’ dilemesiyle varlığa vardı. Hepsi Cânân ayinesinde birer can kırığıdır. 


Kırıkları onarır elbet Cânân. Bu bahar yaptığı gibi. Ebedî esmasına baki ayineler eyler bu can kırıklarını. Esmânın bahçesinde yenilenir baharımız. Esma bohçasında ebedî çeyizler olur bu baharı seyranımız.


Yazar : Dr. Senai Demirci

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

İLİM

5/5/2009 · Kategori: Makaleler :::

İlim nefsini bilmektir. Nefsini bilince de insan Allah’ını bilir. Marifet ise, şükretmek, sabretmek, razı olmaktır. Bu da amel kısmıdır.
Dünyaya gelmekten maksat da bu iki manayı ele getirmektir.

Ahmed er-Rifai:
Nefsi tanımak kulluğun esaslarından biridir. Onu tanıyanlar pek az olduğu gibi tanımayı arzulayanları bulmak da zordur. Allah, her iki dünyada da arife, nefisten daha dar, dehşetli ve kötü bir zindan yaratmamıştır. Kim nefsi, gereği üzere tanırsa onun emirlerine muhalefet eder. Kim de onu tanımaktan gafil olursa o büyük bir tehlike ile karşı karşıyadır. Onun şerrinden emin olunamaz. Çünkü onu tanımayan kimse nasıl olur da ona muhalefet edebilir? Bir haberde rivayet edildiğine göre Allah dünyaya: “Ey dünya, kim bana hizmet ederse, sen de ona hizmet et, sana hizmet edeni ise kendi peşinde koşturarak yor” buyurmuştur. Nefsin haz duyduğu şeylerle meşgul olmak, himmetin manalarından değildir. Nebi (s.a.v), yüksek ve şerefli himmetleri sebebiyle ayetteki “Muhammed’in gözü kaymadı ve kamaşmadı” vasfına sahip olmuştur.

Kul, dünyanın alayişini, rahatını, lezzetini ve şehvetini terketmedikçe, halkın güzel davranış, övgü ve metih vadilerinden aşıp kurtulmadıkça, Allah’a ulaşamaz. Allah, bütün bu sayılanlardan uzak kalmayı arzulayan kimseye, bunları birer imtihan vesilesi olarak yaratmıştır. Şayet kul bunlardan herhangi birine iltifat ederse, davasında haksız olduğu ortaya çıkar. Hesap ve hüsran denizinde boğulup yok olur. Pek çok nimet içinde olan kimseler vardır ki halktan mahcub, sıdktan gafil, nefsi tanımaktan cahildirler. Sabah akşam bir hesap üzere olurlar. Arşın sahibi tarafından hiç de beklemedikleri hesaplarla karşılaşırlar. 

Hukuk-ı ilahiyyeyi nefsinde icra eder ve kendinden geçip Hakk ile beraber olursan, işte o zaman kendini bilmiş olursun. Çünkü “Nefsini bilen Allah’ı tanımış olur” buyurulur.

Eğer halkın hakkını bilip hakkıyla yerine getirirsen yani, büyüklere hürmet, küçüklere merhamet, kötülük edenlere iyilik, iyilik edenlere güzel muamelede bulunur, halkın hikmet ehli olanlarının nasihatlerini kabul eder ve kötü sözlerinden uzak durursan, çaresizlere yardım edip iktidar sahiplerine ilişmezsen; yani halk senden emin olup cümlesinin emniyyetini kazanırsan, nefsinde hüsn-i siyasete muvaffak olursun. Ayrıca Cenab-ı Mevla senden razı olduğu halde kardeşlerinle güzel geçinirsin. Bu durumda hem akıl ve hikmet sahiplerinden sayılır, hem de eza ve cefadan kurtulmuş olursun.

Eğer nefsini bilmeyerek cehalette kalır ve halka gerektiği değeri veremeyip onları kusurlu kabul edersen, bu durumda hem kendine yazık etmiş, hem de gazab-ı ilahiye uğramış olursun. Sen, kıvılcımı üzerine sıçratıp kendini yakmaktan, heva ve heves deryasına dalıp boğulmaktan şiddetle sakın.

Seni yoktan var eden Allah’tan sakın. Nefsinin kurtuluşu için, O’na yardımcı ol. İnsanların yanılmalarına karşı insaflı davran ki, hüsrandan azade, hesaptan emin olasın ve sevdiklerinden uzak kalmayasın.

Kapılar açılır ve hayırlı kişiler zümresine kavuşulur.

Nefis, insandaki manadır. Tevazu gösterirse yücelir. Şayet kibirlenirse, aksine kıymeti azalır.

Bu alçak nefis, niçin seni böyle zebun ediyor. Boş hayaller üzerine binalar tesis ettiriyor. Nefsin kibir ve gururu, şehvet ipiyle bağlanmıştır. İki zıddın bir arada toplanması mümkün değildir. Nefis öyle bir şeydir ki, batıl fikirlerle feleklerin uç noktalarında cevelan eder. Dengenin tam olması için de, zillet denizinin diplerine kadar dalıp tenezzül eder. Hak edilmeyen irtifa ne kötüdür. Her hangi bir hikmete dayanmayan ve mücerret kötü ahlaktan ileri gelen bir tenezzül, ne fena bir şeydir. Bunu bırakıp irfan kanatlarıyla yüce işlere doğru uçmalı ve dinin edebiyle edeblenip ilmi yakinin gayesine doğru yol alınmalıdır. Hakiki izzet sahibine böylece ulaşılır. Nefsin istek ve arzularına muhalefette bulunulmalıdır. Şehevi isteklere meyletmeyip hep onun zıddına gidilmelidir. Büyük bir kuvvetle gecelerin karanlığından istifade etmeye çalışılmalıdır.

Geceleri uykusuz geçirmeye alışmalıdır, çünkü uyku hüsrandır.

Günahlara yaklaşmamalıdır, çünkü sonu ateştir.

Allah’a ibadet için geceleri kaim olmalısın ki, Kur’an’ın samimi dostları onlardır. O samimi dostlar, gecenin karanlığı çöktüğünde birer ruhban kesilirler. Gaflet sahibi kimseler, gecelerini uykuyla geçirirler. O samimi dostlar topluluğu ise, gecelerini gafletle geçirmezler. 

Cahil kimseler, oyun ve eğlence ile meşgul olurlar. Halbuki Allah dostları hep uyanıktır. Onları meşgul etmez ne aile, ne dost, ne kavim ne de kabile. Er kişilerden bahsedilecekse eğer, gerçek er onlardır.

İşte onlar, gerçekten takva sahipleridir. Onlar, dünya lezzetlerinin hepsini terk ederek alışılagelen adetleri bırakıp sıdk ve ihlasla Mevla’ya ibadet ederler.

Bütün ilimlerden bilgilerden maksat, kendi ilmini bilmek ve bu suretle kendi mananın düğümünü çözmektir. Cehalet ise başka düğümleri çözmekle uğraşıp kendininkini çözememektir.

Bunun için hal hocasının önüne oturup onun (illallah) feyzine ayna olan varlığı önünde kendimizi (lâ) etmeliyiz. Ama biz bildim zannettik, bilemedik.

“Ben sana taatından, hayrat ve hasenatından nazar etmem. Ancak bir gönül sahibinin gönlüne girersen oradan nazar ederim.”

İlimden maksat, kamili bulmaktır. Kamilin ise zahiri ilmi olma mecburiyeti vardır. Bu da çok geniş kitlelere tesir etmesini sağlar.

İlim, kendini bilmek için herşeyi öğrenmeye çalışmaktır.

İlim, Allah’ın emir ve nehyini bilmekten ibarettir. Dinin emirlerini öğrendikten sonra size bu zevatın sohbetini bütün kalbimle tavsiye ederim. Zira onların sohbeti mücerreb tiryaktir; denenmiş bir ilaçtır. Bütün sermaye onların nezdindedir. Sıdk ve safa, zevk ve vefa, dünya ve ukbadan sıyrılıp Mevla’ya yönelme onlardadır. Bu, güzel kıraatla, ders okuyarak elde edilmez. Bu hasletler ancak ve ancak hali ile örnek olan, sözü ile yol gösteren, hal ile söz arasını cem eden bir arif-i billahın sohbetine devam sayesinde elde edilir. “Onlar Allah’ın hidayetine eriştirdiği kimselerdir.”(Hz. Rifai)

İlim, yokluğunu görmek ve Hakk’ı tevhid eylemektir. Tevhidden maksat, her yapılan şeyi Allah’tan bilmektir. İşte bu makam sağlam kalpli insanı zuhur ettirir. Amel ise gerçek ilmin neticesidir. Amelden maksat, istikamettir. İstikamet her yerde her şeyde Hakk’ı görmektir.

Hz. Ali: “İlmin ednası dilde olanı, a’lası ise insanın her uzvundan tecelli edenidir.

İlim; güzellik, mana inceliği, zarafet, marifet ve san’at gibi ilahi ruhun eseridir yani ilahi ruh vasıtasıyla zuhura gelir.

İlim, gerçek sahibimizi bulmak ve bilmek demektir.

İlim insanı irfan sahibi marifet sahibi kılar, her mevcudun Cenab-ı Hakka bir mazhar olduğunu gösterir. Böyle kişiden Hak gözükür. İrfan sahibi için hayret ve ibretten başka bir şey yoktur.

Fakr ne demektir? Bu öyle bir isimdir ki kemalini bulursa vuslat hasıl olur. Kendinden bir şey kalmaz, Allah tecelli eder.

Fakir denilen kimse herşeye maliktir; ona ise kimse malik olamaz. Binaenaleyh bu mertebeyi bulmak için insanda havfin manaları zahir olmalıdır.

Havfin yani korkunun üç türlü manası vardır: Biri korku, biri haşyet, biri de heybettir.

Bizim bildiğimiz korku, imanın şartındandır. Haşyet, amelin şartındandır. Heybet ise marifetin şartındandır.

Her türlü cezadan korkmak, nefis makamıdır. Allah’ın cilve ve oyunlarından korkmak, kalp ve huzur makamıdır.

Fakat sır ve şuhut makamının korkusunda, heybet ve azamet vardır ki bu görgü makamıdır. Resulullah Efendimizin: “Allah’ı herkesten ziyade ben bilir, herkesten ziyade de ben korkarım” buyurdukları gibi, Allah’tan korkan Allah’ı bilenlerdir, dendiği gibi.

Alim ise insan-ı kamil mertebesidir. Aynı zamanda âlim Allah’ı kaybetmekten en çok korkandır.

Naz mertebesine çıkanlar en az naz edenlerdir.

Hz. Ali: “Öyle alim vardır ki cehli onu katl etmiştir, ilminin kendisine faydası olmamıştır.

Cenab-ı Peygamber şöyle buyurdu: “Ben ilmin terazisiyim, Ali iki kefesi, Hasan ve Hüseyin ipleri ve Fatma ibresidir.

Asıl ilim, yokluk ilmi, Allah ilmidir. Zira bu bilgi, bilcümle ilimleri kucaklamıştır. Cehalet, kendinde üstünlük görmektir. Hazret-i Ali buyuruyor ki: Üstünlük göstermek için ilim sahibi olma! Bazı ilimler vardır ki neticesi cehildir. Bazı cehil vardır ki neticesi ilimdir.
Hz. Ali: Dinin kıvamı dörttür: İlmini kullanan alim, öğrenmekten çekinmeyen cahil, vergisini esirgemeyen cömert ve ahiretini dünyasına değişmeyen fakir.

Sokrat: “Bildiğim bir şey varsa hiçbir şey bilmediğimdir”, diyor. Fakat bu cehilden maksat, Hakk’a karşı acz ve yokluğa ermiş kimsenin cehlidir.

Allah’ın kudret ve kuvvetine karşı ümmi de olsan alim de olsan müsavidir. Fakat elbette ki bir kamil kişinin zahir bilgilere de sahip olması lazımdır. Zira irşad hususunda bir ümmi şeyhle, dünya ilimlerine de aşina olan bir şeyh, aynı liyakat ve kudreti haiz değildir. Mürşit, kütleleri zamanın seviyesine göre uyandırma yollarını bilmelidir.

Zahir bilgileri kazanmak da yine Allah’ın bir ihsanıdır. Hüsameddin Çelebi’nin muhterem ceddine vaki olduğu gibi, bir anda da o zahir ilmine aşina ediverir. Mülk suresi 1. ayette buyurulduğu gibi: Ve hüve alâ külli şey’in kadir, yani Allah her şeye kadirdir.

Herkese kendi aklının yettiği mertebeden söyle, senin aklının yettiği mertebeden değil... buyuruyor Efendimiz.

İlim, kendini bularak Allah’ı bilmektir. Allah’ı bilmek, ilmi icra etmek yani kullanmaktır. İlmi kullanmakta amel etmek demektir.
Böyle bir ilme sahip olmak için önce ruhu ayıplardan ve fenalardan temizlemek gerekir. Çünkü ayıp ve noksan oldukça ilim elde edilemez. Yani kendi hakikatine kavuşamaz. İlim elde edilmedikçe Allah’a kavuşulamaz.

Cümlenin bilgi ve ilimleri o ilahı ilmin deryası içinde, damla denize karıştığı gibi fanidir. Binaenaleyh kendi ilmini Hakk’ın ilmi deryasına karıştırıp cahil olan kimsenin cehli, hakiki ilimle beraberdir.

İlim ve amel belî davasını ispat için birer şahittir. İlim amelsiz, amelde ilimsiz değerini kaybeder çünkü ispat iki şahitle olur.

İlim ve marifet birliği külli aklın ve bunun doğurduğu fikrin aydınlanmasını sağlar. O zaman her şeyin iç yüzü aşikar olur yani, gönül gözü açılır. Hz. Ali’nin buyurduğu gibi: Kalbin hayatı ilimdir, kazanınız; ölümü ise cehildir, sakınınız!

Eflatun: “Bilmek demek evvelce bilinen şeyi hatırlamak demektir” diyor. Yine Sokrat der ki: “İlmin başlangıç noktası cehil olamaz. O halde bilinecek ve hatırlanacak olan şey ilimdir.”

İlimler ikiye ayrılır: Maddi ve ledün ilmi. Ledün ilmi kadere, kaza sırlarına ve manevi ilimlere denir. (Allah ilmi, batın bilgisi veya Hakk’ın sırları ve keşifleri ilmi de denebilir.)

Şeyh Mustafa Efendi:
- Malum a, evliyaullah satırda değil (eliyle göğsünü göstererek) onların ilimleri işte burada, sadırda imiş!
- “Evet öyle şeyh efendi... Nefis üzerine, bayağı, bizim bildiğimiz masiva satırını basmayınca da o ilim hasıl olmuyor. Ne satırda, ne sadırda... İllâ nefis üstüne indirilecek satırda...”
- O cihet bana ağır geliyor.
- İşte bu da, lâ ilâhe illallah demeyi bilmekle lâ ilâhe illallah’ı bilmekle olur. Nefse satırı vurmayınca birşey hasıl olmaz. Ne sadırda ilim olur ne satırdaki ilim anlaşılır. 

En büyük ilim lâ ilâhe illallah ilmidir. Bundan maksat, bitmez tükenmez manayı öğrenip kendi mevhum vücudunu lâ ilâhe’ye atıp illallah’ı ispat etmektir. Çünkü en büyük ilah kendi nefsimiz olduğu için yalnız Allah’ın varlığını ispat eden nefsi yok kılmaktır.

İlim de istidat ve irfan gibi insanın ruhunda mevcuttur. Fakat açığa çıkması için zaman ve eğitim gerekir.

İlim sahibi failin Allah olduğunu bilir.

“İlim bir noktadır, onu cahiller çoğaltmışlardır” buyuruyor Hazret-i Ali. Bu gördüğümüz alem, bu varlıklar, hep bir noktanın zuhurundan ibarettir. Ancak, o noktayı halka anlatabilmek için de behemehal teksir etmek, çoğaltmak icab eder. Herkes o noktadan anlar mı? Mesela benim zihnimde bir hikaye var. Onu gazetede neşr etmek istiyorum. Fakat hikayeyi yazacağım yerde, kağıda bir nokta koyup gönderiyorum. Gerçi bu nokta ile hikayemi, kendime göre ifade etmiş oldum. Fakat herkes tarafından anlaşılması için mutlaka o noktanın tafsil edilmesi yani hikayenin yazılması lazımdır.

İlim ve amel sahibi kişi istikamet üzeredir. İstikamet Allah’tan başka istek ve arzusu olmamaktır. İlmin sonucu Allah’ı birlemektir. Amel ise birliğin manasını hal edip iş olarak göstermektir. Bu da ancak aşk ile olur. İlmin üzerine aşk gelirse hal zuhur eder. Aksi takdirde vazife olur.

Aşıkların hekimi Allah’tır; Allah’la olanın yardımcısı yine Allah’tır.

Yalanı zeka diye addetmek, büyüklere hürmeti budalalık, küçüklere şefkati zahmet telakkisiyle terk etmek yanlıştır.

Maddi ilimler insanı gerçek insan yapmaz.

İlmullah yani Allah ilmi insanı Allah’a yaklaştıracak amellerin başında gelir. Bin rekat namaz kılmaktan bir dem kamil insanla sohbet etmek daha hayırlıdır. Yani ilimsiz amel işe yaramaz. Hatta kamil insanla sohbet Kur’an okumaktan hayırlıdır. Çünkü Kur’an’ın tefsiri kamil insanın manasında ve ilminde gizlidir.

Batılı ilim adamlarına göre ilim, hadiseleri tahlil ve izah etmektir. Yani yalnız gördükleri, işittikleri şeylere inanırlar. Buna da pozitivizm denir. Halbuki bugün bilinmektedir ki görülen hiç bir şey doğru değildir. Hakikatte ne renk vardır ne ışık. Sıcak ve soğuk kişinin yaratılışına göre hissedilir. Alem yalnız hareketten ibarettir. Etrafımız gözle görülmeyen ışınlar ve su buharı ile doludur. Bunu bilen o devrin ilim adamlarından Pasteur “Bilim alemi içinde attığım her adımda cehaletimin derecesini anlayarak daha da mahcup oluyorum” demiştir.

Tasavvufa yönelmiş bir bilim adamı Bergson ise maddeyi anlayabilmek için manevi bilgiye ihtiyaç olduğunu düşünerek “Bütün ile parça mahiyetçe aynı şeydir” diyor. Yani “Nefsini bilen Allah’ını bilir” hadis-i şerifinde olduğu gibi.

Pascal ise “Sus be ahmak akıl” demekle insanı gördüğüne duyduğuna değil gönlünde hissettiğine inanmaya çağırır.

Mesela yalnız ilmine güvenen Darwin için Allah’ın cevabı, en sevdiği öğrencisi S. Spencer’in dinin kıymetleri karşısında baş eğen kitaplar yazmış olmasıdır.

Bergson’a göre akıl gönül üzerinde teftiş kuramaz. Allah’ın zat makamını anlayabilmek için aklı bir tarafa bırakmak şarttır.

Yunan felsefesinde ilk defa Socrat insanın kendine bakarak dünyanın hadiselerini anlayabileceğini öğretti. Gönül bilgisinin kitabı yoktur. Yunus’un dediği gibi:

Dört kitabın manasın okudum hasıl ettim
Aşka gelince gördüm bir uzun hece imiş

Bununla demek istiyor ki: Dört kitabı okuyup manasını anlayan bile bundan bir mana çıkaramaz. Nihayeti olmayan; insanın ömründe değil, kainatın ömrünce süren uzun bir hece... Bütün manalar bu hecenin içinde olduğu halde manası belli değil... Çünkü bunun dili hal dilidir. Buna ledün ilmi batın ilmi isimleri de verilir.

Kingsford ise gönül ilmini şöyle tarif eder: “O, bir ilim, bir felsefe, bir ahlak ve bir mezhep değildir. Belki batın ilmi, ilim, felsefe, ahlak ve mezhebin kendisi olup, diğer bütün bilgiler, felsefeler ahlaklar, dinler onun bozulmuş şekilleri veya değiştirilmiş ifadeleridir.”

Eflatun da: Yüksek bilgiler kitaplarda bulunmaz. İnsanın, onları kendi kalbi hazinesinden pek ince bir tefekkürle çıkarması ve mukaddes ateşi kendi zati menbaında araması lazımdır; bunun mektebi yoktur; bu ilim insana Hak tarafından ihsan olunur, der.

Gayesi Allah’ı bilmek olan gönül ilminin ilk neticesi de, nefsin ıslahıdır. En önemli adım da dünyaya olan sevginin azalmasıdır. Hocasız anlaşılacak bir ilim değildir. Gönül ilminin hocası iradeyi aşkla kuvvetlendirir. Maddi ilim iradeyi kuvvetlendirmez. Öğretmenler bu işi kerametle değil istikametle becerirler. Bütün bu anlatılan ilim aslında Kur’an-ı Kerim’de vardır. Ama ilk önce Ruh-u Muhammedi yaratıldığı için bu mana bazen batılı filozoflardan zuhur etmiştir.

İlmin neticelerinden bir tanesi de hikmet makamıdır. Hikmet, kulun Hak’la söylemesi Hak için iş görmesi ve sadece Hakkı istemesidir. Hakkın sevdiğini ister, Hakkın sevdiği ameli işler ve Hakkın sevdiği lafı konuşur.

Bir kimseyi asrın allâmesi de görsen, onun zahirde olan ilim ve marifetine bakmayıp, Allah’la ve halk ile olan ahdine vefa edip etmediğine bak. Çünkü ilim kabuk gibidir; ahde vefa etmek de o ilmin özüdür.

Ey akil, sakın surete bakma! Çünkü cinsiyet yani aynı manada olma sırrı surette değildir. Suret, taş ve toprak gibidir. Camidin, cinsiyetten haberi yoktur. Cinsiyet, mana cihetiyle kalblerin birbirine benzemesi, ruhların ezelden bilişikli olması ve akılların yekdiğerine uygun bulunmasıyla olur. Yoksa, surette aynı cinsten olmanın faydası yoktur.

İlme sahip olmanın zekatı, ilminden başkalarına ihsan etmektir. Ama özellikle mana ilmini ehli olmayana verirsek Muhiddin-i Arabi’ye göre ilmin hikmetine zulm etmiş oluruz. Ehlinden sakınırsak hikmetin ehline zulm etmiş oluruz. Hz. Mevlana ise: Cevheri kötü olan kimseye ilim vermek yol kesicinin eline kılıç vermek gibidir buyuruyor. İlimde zekatın en derin manası ise o ilmi Allah yolunda kullanmaktır.

Bir sâlik bilmelidir ki gerek ilim ve irfan, gerek lokma, gerek ten ve can Hak yolunda sarfedilmelidir.

Vahiy de bir ilimdir. Fakat ilahi ilimdir. Cenab-ı Hak tarafından kalbe gönderilir. Ekseriya bir lüzum üzerine veya cevap olarak veyahut bizi terbiye etmek için gelir. Türlü şekillerde, harfsiz, sessiz, vasıtalı ya da vasıtasız ya da rüya ile gelir.

İlham, şeytani ve meleki de olabilir. Vahiy yalnız melekidir.

Hayat, kalbin cehil ölümünden kurtulup ilimle hayat bulması, ikilik ve keşmekeşten arınıp, himmetini bir araya toplaması ve içindeki karışıklıktan kurtulmasıdır.

Her dirinin diriliğinin alâmeti hareket etmesidir. İlimle hayat bulan bir kalbin alâmeti de Hakk’ı istemekte hareket eylemesidir. Cehil ile ölü kalp, ölü gibi sâkin olur. Yalnız nefsinin hazları için canlanır.

Allah’ı zikretmeyenin manevi ilmi ve irfanı dardır.

İbadet mutlaka ilimle olmalıdır aksi takdirde faydasızdır. Bilerek bir kere Allah demek cehl ile bin defa Allah demekten evladır. İlim demek kitapları yutmak değildir. İlimden maksat, insanlık ve irfandır.

İrfansız ve bilgisiz olarak sabahlara kadar tekkelerde zikretmişsin ne fayda? Semâhâneye bir gramofon koysan, hem zikri hem şeyhinin sesini istediğin zaman sana tekrarlar. Ama onda irfan, ilim ve muhabbet ne arar?

Mana ilmini, sahibini bulmak, mürşidi bulmak cennetteki ağaçlardan birini bulmak demektir.

İlim sahibi hikmet sahibi olmayabilir. Musa bir peygamber iken Hızıra muhtaçtır.

Allah ilminin esası Hz. Muhammed’dir. Bu manaya giriş Hz. Ali’dir. Hz. Ali makamı mürşid-i kamildir.

İlmin en üst derecesi ilimsizliktir.

İlmin lezzeti ile yetinip amelin acılığını tatmadan kemale erilmez. Ancak aşıklar acıyı acı bilmediklerinden o acılığını lutf-ı rabbani içinde kabul edip müteessir olmazlar.

Ken’an-er Rifai Hazretlerine göre: İlme olan meyil insanı tasavvufa meyleder. Eğer yalnız bir tanesine meyil ettiriyorsa yetersizdir. İlimle tasavvuf ihtiyacını birlikte duymuş olanlar hayatlarını bu iki anlayışın ortasını bulmaya sarfetmişlerdir. Heraclite ve Eflatun gibi.

Ruhu terbiye ile memur olan kişinin karşısındaki talibi aklen de tatmin etmesi gerekir.

Hz. Mevlana buyuruyor ki: Karşıma fazıllar, alimler, akiller ve çok bilen iyi düşünen kimseler gelsinler de onlara güzel, ince ve garip şeyler arz edeyim, diye tahsiller ettim ve ilimde türlü zahmetler çektim.

http://cemalnur.org/content/view/39/25/lang,tr/

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Bir İbret ve Hikmet Öğretisinin Perdesi Olarak Sinema

4/5/2009 · Kategori: Makaleler :::

Sinema, günümüzde Allah’ın Rab sıfatıyla tecellisinin farklı bir görünümüdür. Bazen hikmet, bazen ibret, bazen nefret uyandıran, negatif veya pozitif yönde insanı kuvvetle etkileyebilen değişik bakış açılarını aksettirebilmektedir. Aslında, görmeyi bilen göz için, Allah’ın bu âlemde kadîminden (ezelinden ve ebedinden) âşikâr ettiği hādisler (sonradan olan hadiseler); hakikaten Allah’ı tanımak ve bilmek için yegâne fırsattır. Sosyal bilimlerin sadece insanın yapısında görmeye çalıştıkları Yaratan, aslında mutasavvıfların dedikleri gibi kâinattaki her zuhur ile kendini âşikâr etmiştir. Sinema ise bu aşikâr edişin belli bir yorumla bize sunulmasıdır. Her filmde bir hikmet görebilmek ârifin işidir. Açık saçık-gayri ahlâkî bile olsa her çeşit film ve romandan pek çok dersler aldım… ‘Dünyada benim gibi olmayan, ama sanatçının büyüklüğünü gösteren ne kadar farklı yaradılmış varmış’ diyen, bir Allah velisi tanımıştım. 

Sinema, kitap gibi insana kendi hayat hikâyesini okur, beyazperdedeki aynada kendi hâlini seyreden insan, başkasına gülüyor ya da ağlıyormuş gibi hisler duyar. Her devirde, insan, yaradılışın ve devrin ilmine göre farklı filmlerden zevk almıştır. Bugün ‘Matriks’ ile Allah’ı bulan insanlar, annelerimizin devrinde ‘Casablanca’daki fedâkârlıkla, ‘Rüzgârlı Tepeler’deki nefretle, ‘Elmacı Kadın’daki yardımlaşma ile, ‘Bebek Jane’e ne oldu?’daki Allah’ın Celâl tecellîsinin yüceliğiyle Yaradan’ı hissettiler. Ben çocukluğumun bu çok tesirli filmlerinden değil de tasavvuf çalışmalarımın bazı devirlerinde beni etkileyen 1-2 filmden bahsetmek isterim. Negatif yöndeki muazzam tesiriyle ‘Kuzuların Sessizliği’ Allah’ın Kādir sıfatındaki yüceliği gösterdi bana. Şakî ve saidin yani iki zıt kutupta bulunanların dehāsını ve bu iki dehā arasındaki ince çizgiyi ortaya çıkardı. ‘Always’de Spielberg tasavvufta öğrendiğim şeylere parmak basarak gönlümün içindekileri perdeden bana gösterdi. ‘Matriks’ ve ‘Yüzüklerin Efendisi’ nefsimle olan savaşımda nefsimin ölümsüz bir düşman olduğunu ve ömürlerin sadece bu savaşla geçtiğini hatırlattı. Ama şunu söylemeliyim ki beni en etkileyen film ‘Şeytanın Avukatı'dır. Al Pacino’nun son derece sevimli hale getirdiği şeytan, İslâm’da iman ettiğim şeytanın ayna olduğu ve sen çirkinsen çirkinliğini, güzelsen güzelliğini ortaya çıkardığı gerçeğini bana seyrettirdi. Bütün ömrümce makamların en yücesi olan hiçlik, yokluk ve kulluk makamına yükselmenin hayaliyle yaşarken, ‘bal tutan parmağını yalar’ sözünde belirtildiği gibi bir anlık gafletle makamların en aşağısına inebileceğini görmenin dehşetini yaşattı. 

Sinema, insanı kolaylıkla kendi hakikatine, hata ve doğrularına iletebilir. Gülün güzelliğini âşikâr eden, gülü görmeyi becerebilen gözdür. Filmlerdeki mânevi mânâları idrâk etmek seviyesine ulaşabilene ne mutlu…

http://cemalnur.org/content/view/67/25/lang,tr/

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

ALLAH'IN VARLIĞININ VE İNSANIN YARATILIŞININ DELİLLERİNDEN RUH

10/3/2009 · Kategori: Makaleler :::

Bu yazımızda materyalistlerin ruhun varlığı konusunda içine düştükleri açmazı ortaya koyacak, Allah'ın üstün yaratma sanatının tecellilerinden biri olan ruh hakkında Kuran'da haber verilen gerçeklere ve İslam alimlerimizin izahlarına yer vereceğiz. 1. MATERYALİSTLER RUHUN KAYNAĞINI NEDEN AÇIKLAYAMAZLAR? 
Allah'ın varlığını ve canlıların yaratılışını inkar eden materyalist felsefe, insanın ruhuna ait özelliklerin kaynağını asla açıklayamaz. 
Çünkü, materyalist felsefede sadece maddenin varlığına inanılır. Materyalistler, madde dışındaki tüm varlıkları reddettikleri için ruhun varlığını kabul etmemek konusunda son derece ısrarlıdırlar. Bu nedenle insan bilincini, beyni oluşturan maddelere indirgemeye çalışırlar. Bunun için kullandıkları temel varsayım, "organize olmuş madde" kavramıdır. Yani sözde insana bilinç kazandıran etken, beynin içindeki nöronların arasında çok iyi bağlantılar olmasıdır. Bu nöronlar arasındaki kimyasal ve elektriksel hareketliliğin, "benlik" dediğimiz şuuru oluşturduğunu iddia ederler. Materyalist bilim adamlarından biri olan Francis Crick, bu mantık dışı materyalist iddiayı şöyle özetlemiştir:
Sevinçleriniz, üzüntüleriniz, hatıralarınız ve tutkularınız, kişiliğinizle ilgili hisleriniz ve iradeniz, aslında çok sayıda sinir hücresinin ve onlara bağlı moleküllerin birarada gerçekleştirdiği hareketlerden başka bir şey değildir. 1 Allah'ın varlığını inkar eden materyalist düşünceye en büyük darbeyi vuran, materyalistlerin düşünmekten ve konuşmaktan en çok çekindikleri konu, ruhun varlığıdır. Çünkü ruh, Allah'ın varlığının ve insanın yaratılışının açık delillerinden biridir.
Oysa bu, ne bilimsel ne de mantıksal açıdan savunulabilecek bir iddiadır. Materyalistlerin insan ruhuna ait özelliklere böyle bir açıklama getirmelerini zorunlu kılan, onların maddeci ön yargılarıdır. Maddenin ötesinde bir varlığın mevcut olduğu gerçeğini kabul etmemek için, insan zihnini maddeye "indirgemeye" çalışmakta ve bu amaçla akıl ve mantıkla bağdaşmayan iddialara yönelmektedirler.
Oysa ki, özellikle 20. yüzyılın sonlarında yaşanan bazı gelişmeler, insan bilincinin asla maddeye indirgenemeyeceğini, maddenin ötesinde bir gerçeğin var olduğunu ortaya koymuştur. Amerikalı felsefe ve matematik doktoru William A. Dembski, Converting Matter into Mind (Maddeyi Zihne Çevirmek) adlı bir makalesinde, insan beynindeki nöronların biyokimyasal işleyişinin anlaşıldığını ve bunun hangi zihinsel faaliyetlerle ilgili olduğunun tespit edildiğini belirtmiştir. Ama buna rağmen, karar vermek, istemek, akıl yürütmek gibi özelliklerin "maddeye indirgenemediğini" ve bilinci araştıran uzmanların bu indirgemeciliğin hatasını gördüklerini açıklamıştır: 
... Bilinç bilimcilerinin bu olguyu (bilinci) nörolojik düzeyde anlamak ümidinden zaten vazgeçmiş oldukları görülür... Materyalizme olan bağlılık sürse de, insan aklını nöron düzeyinde açıklama ümidi artık ciddi bir düşünce değildir...2
İnsanların düşüncelerinin, muhakeme ve yargı yeteneklerinin, karar alma mekanizmalarının, sevinç, heyecan, hayal kırıklığı gibi duygularının, beyinlerindeki nöronların birbirleriyle etkileşimi olduğunu öne sürmek son derece mantıksız bir iddiadır. Materyalistler, bu konu üzerinde samimi olarak düşünürlerse, kendilerinin de, diğer tüm insanların da nöron yumağından veya atom yığınından çok daha farklı varlıklar olduğunu kavrayacaklardır. Beyin uzmanı Wolf Singer, bir materyalist olmasına rağmen, karşı karşıya kaldığı bu gerçeği şöyle itiraf etmiştir:
 
Evrenin bu en karmaşık maddesinde kendisini "Ben" olarak algılayan bir "şey" var. 3
 
2. GÖREN KİM?
 
Günümüzde bilimsel gelişmeler göstermektedir ki, dışarda var olan maddesel dünyaya ulaşmamız imkansızdır. Beynimizde muhatap olduğumuz tüm nesneler dışarda var olanların kendisi değil, onların bir yansıması olan gerçekte görme, işitme, dokunma gibi algıların toplamından ibarettir. Algı merkezlerindeki bilgileri değerlendiren beynimiz, yaşamımız boyunca maddenin bizim dışımızdaki "aslı" ile değil, beynimizdeki kopyaları ile muhatap olur. Biz ise bu kopyaları dışımızdaki gerçek madde zannederek yanılırız. Elinizdeki dergi, içinde oturduğunuz oda, önünüzdeki bütün görüntüler gerçekte beyninizin içinde görülmektedir. Peki bu görüntüleri beyninizin içinde gören kimdir? Beyninizin içinde, bir göze ihtiyaç duymadan bu derginin görüntüsünü gören, gördüklerini anlayan, okuduklarından etkilenen, bunlar üzerinde düşünen kimdir? Beyne ulaşan elektrik sinyallerini bir kulağa ihtiyaç duymadan, bir dostunun sesi veya en sevdiği şarkı olarak dinleyen, dinlediklerinden zevk alan kimdir? Bu algıladıkları ile düşünen, sevinen, üzülen, heyecanlanan varlık, protein ve yağlardan oluşan beynin kendisi olabilir mi? Bu sorular üzerinde düşünen bir insan şuurlu olarak gören, işiten ve hisseden varlığın madde ötesinde bir varlık olduğunu hemen fark edecektir. İşte bu varlık "ruh"tur.

Kapkaranlık beynimizin içinde, ışıklı, rengarenk, aydınlık, gölgeli görüntüleri oluşturan, elektrik sinyallerinden, küçücük bir mekanda koskoca bir dünyayı meydana getiren beyin olabilir mi? Beyin, proteinlerden ve yağdan oluşan kıvrımlı bir et parçasıdır. Böyle bir et parçası, en ileri teknoloji ile üretilmiş televizyonlardan daha net, renkleri son derece canlı olan kusursuz bir görüntü oluşturabilir mi? Bir et parçasının üzerinde bu kalitede bir görüntü meydana gelebilir mi? Veya bu et parçası, en gelişmiş müzik setinden daha kaliteli, daha net, stereo bir ses meydana getirebilir mi? Yaklaşık 1.5 kilo ağırlığındaki bir et parçasının kendi kendine bu kadar kusursuz algılar oluşturabilmesi elbette imkansızdır. O zaman ruhumuza bu görüntüleri gösteren, ona gerçeğiyle aynı netlikte görüntü ve algılarla bir hayat yaşatan, üstelik bu görüntüleri kesintisiz olarak devam ettiren kimdir?
Ruhumuza, bütün görüntüleri gösteren, tüm sesleri duyuran, ruhumuzun zevk alması için tatları ve kokuları yaratan, tüm alemlerin Rabbi, her şeyin Yaratıcısı olan Yüce Allah'tır.

 
Tek mutlak varlığın madde olduğunu iddia eden, insan bilincinin de yalnızca beyindeki kimyasal olayların bir sonucu olduğunu zanneden materyalist düşünce bu konuda çıkmaz içindedir. Bunu görmek için, herhangi bir materyaliste şu soruları sorabilirsiniz:Görüntü beynimizde oluşuyor, ama bu görüntüyü beynimizde kim seyrediyor? Şu anda yanınızda bulunmayan alt kat komşunuzu gözünüzün önüne getirin. Onu bütün netliği ile görüyorsunuz. Kıyafetinin detayları, yüzündeki çizgiler, saçlarındaki beyazlar, sesinin tonu, konuşma üslubu, yürüyüşü ile hayalinizde çok net olarak canlandırdığınız bu insanı kim izliyor?
 
İşte bu ve benzeri soruları materyalistlere sorduğunuzda hiçbir cevap alamazsınız. Çünkü bu soruların tek cevabı, Allah'ın insana vermiş olduğu ruhtur. 
 
3. RUHUN GERÇEK KAYNAĞI NEDİR?
 
Bu sorunun cevabını bize veren kaynak Kuran'dır. Allah Kuran'da insanı önce bedenen yarattığını, sonra da ona "ruhundan üfürdüğünü" şöyle bildirmiştir:
Hani Rabbin meleklere demişti: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım. Ona bir biçim verdiğimde ve ona ruhumdan üfürdüğümde hemen ona secde ederek (yere) kapanın." (Hicr Suresi, 28 - 29)
 
Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz? (Secde Suresi, 9)
Yukarıdaki ayetlerden de anlaşılacağı üzere, ruhun kaynağında Allah'ın Kendi ruhu vardır. Allah'ın insana vermiş olduğu ruh sayesinde insan, kendi varlığının şuurunda olan ve "ben, benim" diyen bir varlık olabilmiştir. İnsan, bu ruh ile düşünen, konuşan, sevinen, kararlar alan, medeniyetler kuran, ülkeler yöneten bir varlıktır. Akıl ve vicdan sahibi her insan, hayatı boyunca yaşadığı her olayı beyninin içindeki ekranda izleyen varlığın, ruhu olduğunu hemen anlayacaktır.
 
4. GÖRÜNTÜLERİ RUHUMUZA İZLETTİREN KİMDİR?
 
Bizim "dış dünya" olarak izlediğimiz görüntüler, yalnızca Allah'ın bizim için yarattığı özel görüntülerdir. Gerçekte dış dünyanın aslı ile hiçbir zaman muhatap olamayız. Gördüğü görüntüden dolayı heyecanlanan, sevinen, üzülen, endişelenen ruhtur. Bize her şeyi seyrettiren, üstün ilim sahibi Allah'tır. Ruhumuz, beynimizde oluşan görüntüleri izlemektedir. Allah bu şekilde bizim için bir dünya hayatı yaratmakta ve bizleri imtihan etmektedir. 
 
Allah, dünya olarak algıladığımız görüntülerin belirli bir hikmet ve ilimle ruh dediğimiz varlık tarafından algılanmasını sağlar. Allah bize dilediği görüntüleri gösterdiği sürece biz hiç farkına varmadan olaylara tepki veririz, halbuki biz ruh ve ruhun seyrettikleri dışında bir dış dünya ile muhatap değilizdir. 
 
5. RUHUN VALIĞI NEYİ KANITLAR?
 
Ruhun varlığı, Yaratılışın kanıtıdır. Ruh ve ruha ait özellikler, evrim teorisinin tesadüf dogmasıyla ya da materyalist felsefenin "organize olmuş madde" iddiasıyla asla açıklanamaz. Nöronlar ve onları oluşturan atomlar düşünemezler, karar veremezler, felsefi fikirler öne süremezler, sevgi, şefkat hislerini bilemezler. Tek mutlak varlık olan Yüce Allah, içinde bulunan tüm canlılarla birlikte kainatı yaratmıştır ve her an yaratmaya devam etmektedir. İnsanı insan yapan vasıf, Allah'ın insana verdiği ruhtur. Her insan kendisi için önceden tespit edilmiş ecel vakti geldiğinde ruhunu yine Allah'a teslim edecek ve dünya hayatındaki yaşamı son bulacaktır. Ruh ise, ahiretteki sonsuz yaşamında varlığını devam ettirecektir. 
 
6. MATERYALİSTLERİN RUHUN VARLIĞINI İNKAR ETMEK İÇİN KULLANDIKLARI SÖZDE DESTEK NEDİR?
Darwinizm insanı bir hayvan türü olarak gördüğü için insanlara değer vermeyen korkunç bir bakış açısı oluşturur.

 
Materyalistlerin, ruhun varlığını inkar etmek için öne sürdükleri sözde destek evrim teorisidir. Darwinizm'in sapkın iddialarına göre, insan bir hayvan türüdür. Bu akıl ve bilim dışı iddiaya kananlar da, insanın tüm özelliklerinin sözde "hayvan ataları"ndan miras kaldığını öne sürerler. Bu ise, bir insanın kendisine ve diğer insanlara bakış açısı üzerinde çok tehlikeli etkiler yapar. İnsan, bir hayvan türü olarak gördüğü diğer insanlara değer vermez, onların düşüncelerini önemsemez, hayatlarını değersiz görür. Büyük savaşlara, acımasız eylemlere, kitle katliamlarına, vefasızlık, sevgisizlik ve umursuzluğa sebep olan; Darwinizm'in beraberinde getirdiği işte bu korkunç bakış açısıdır. 
 
Oysa insan, Allah'ın ruhuna sahiptir. Bu ruh ile akla, iradeye, vicdana, sağduyuya, doğruyu yanlıştan ayırma anlayışına da sahip olur, bu ruh ile düşünebilir, karar verebilir, yargılayabilir, yaşadıklarından ders çıkarabilir. İnsanın ruhu, Allah'ın dünyada yarattığı imtihana tabidir. Bu özelliklerin hiçbiri diğer canlılarda bulunmamaktadır ve bulunamaz da. Çünkü bunlar insanın fiziksel yapısı ile, genleri ile ilgili özellikleri değildir. Tüm bunlar insanın ruhuna ait özelliklerdir. Dolayısıyla Darwinizm'in iddiası geçersizdir, aldatıcıdır. "Mutlak madde" kavramına inanan Darwinizm, ruhun var olduğu gerçeği karşısında açıklamasızdır. İnkar edilemeyecek bir gerçek olan, "insana ait benliği" görmekte ancak bunun maddesel karşılığını aramakta ve bulamamaktadır. Kuşkusuz bulması da imkansızdır, çünkü ruh, tüm maddesel kavramlardan bağımsızdır. 

Öyleyse, akıl sahibi olan insan bu gerçeği hissetmeli, ona göre onurlu, iradeli ve vicdanına uygun bir yaşam sürmelidir.
 
7. RUH KAVRAMI KURAN'DA NE ŞEKİLDE GEÇMEKTEDİR?
 
"Ruh" kavramı; hayat, idrak ve hareketin kaynağı, manevi varlık, vahiy, Allah kelamı, Kuran-ı Kerim, kuvvet, vahiy meleği, Cebrail (a.s), his, duygu ve benzeri manalar için kullanılır. (Raşid el-İsfahânî, el-Müfredât) Garibil-Kur'ân, Mısır 1961, "ruh" md.) Ruh kelimesi Kuran'da birkaç yerde geçmekte ve değişik manalara gelmektedir.
 Sana Ruh'tan sorarlar; de ki: "Ruh, Rabbimin emrindendir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir." (İsra Suresi, 85)

 
1) Allah, Hz. Adem'i topraktan şekillendirdikten sonra ona Kendi ruhundan üflemiş ve böylece Hz. Adem hayat kazanmıştır. Yine insanı ana rahminde yarattıktan sonra, ona Kendi ruhundan üflemiş ve onu ruh sahibi bir insan haline getirmiştir. Bu, ayetlerde şöyle haber verilmektedir:
Hani Rabbin meleklere: "Gerçekten Ben, çamurdan bir beşer yaratacağım" demişti. "Onu bir biçime sokup, ona Ruhumdan üflediğim zaman siz onun için hemen secdeye kapanın." (Sad Suresi, 71-72)
2) Ruh kelimesi Kuran'da, "Ruhu'l-Kudüs" ve "Ruhu'l-Emin" kavramları ile Cebrail (a.s.) için kullanılmıştır. 
 
Ruhu'l-Kudüs kavramı, Kuran'da dört yerde geçmektedir:
Andolsun, Biz Musa'ya Kitab'ı verdik ve ardından peş peşe elçiler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da apaçık belgeler verdik ve onu Ruhu'l-Kudüs (Cebrail)'le teyid ettik... (Bakara Suresi, 87)
 
İşte bu elçiler; bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. Onlardan, Allah'ın kendileriyle konuştuğu ve derecelerle yükselttiği vardır. Meryem oğlu İsa'ya apaçık belgeler verdik ve O'nu Ruhu'l-Kudüs'le destekledik... (Bakara Suresi, 253)
 
Allah şöyle diyecek: "Ey Meryemoğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Ben seni Ruhu'l-Kudüs ile destekledim..." (Maide Suresi, 110)
 
De ki: "İman edenleri sağlamlaştırmak, Müslümanlara bir müjde ve hidayet olmak üzere, onu (Kur'an'ı) hak olarak Rabbinden Ruhu'l-Kudüs indirmiştir." (Nahl Suresi, 102)
Ruhu'l-Kudüs, "ruh" ve "kudüs" kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. "Kudüs" kelimesinin aslı "kuds"dür ve "mukaddes, mübarek" anlamlarına gelir. Ruhu"l-Kudüs, "herhangi bir şaibe ile lekelenme ihtimali olmayan, mukaddes ve temiz ruh, vahiy meleği, Cebrail" demektir. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, V, 3125). 
Ruhu'l-Emin de, Ruhu'l-Kudüs ile eş anlamlıdır. Kuran'da yalnız bir ayette geçmektedir:
Gerçekten o (Kur'an), alemlerin Rabbinin (bir) indirmesidir. Onu Ruhu'l-Emin indirdi. (Şuara Suresi, 192-193)
3) Ruh kelimesi ile Yüce Allah'ın vahyini bir başka deyişle ayetleri ifade edilmektedir. (En doğrusunu Allah bilir.)
Kullarından dilediklerine, melekleri emrinden olan ruh ile indirir: "Benden başka İlah yoktur, şu halde Benden korkup-sakının, diye uyarın." (Nahl Suresi, 2)
"Ruh"un gerçek manasını ise, Allah'tan başka kimse bilmez. Çünkü bu husus, Yüce Allah tarafından şöyle haber verilmiştir:
Sana Ruh'tan sorarlar; de ki: "Ruh, Rabbimin emrindendir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir." (İsra Suresi, 85) 

8. İNSAN RUHUNA İLİŞKİN KURAN'DA HABER VERİLEN DİĞER KONULAR NELERDİR?

 
 
Yüce Allah, Kuran-ı Kerim'de insanlara ruh hakkında az bir bilgi verildiğini haber vermiştir. Bununla birlikte insan ruhuyla ilişkili bazı konularda da Kendi kanunlarını insanlara bildirmiştir. Örneğin Kuran'da "... Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur" (Rad Suresi, 28) ayetiyle haber verilen konu insan ruhuna ilişkin önemli bir sırdır. Ayette bildirildiğine göre, ruhun gerçek sahibi olan ve kalplerin Yaratıcısı Yüce Allah, yarattığı sistemlerin işleyişini de açıkça haber vermektedir. Buna göre insanın yapması gereken, yaratılışına uygun olan yaşam ve davranış şeklini sergilemektir. Bir başka deyişle insan, yaratılışının amacı olan Allah'a kulluk etme görevine uygun şekilde hareket etmelidir. 
 
İnsan, iman ettiğinde, güzel ahlak sahibi olduğunda, Allah'ı yücelttiğinde, tevekküllü ve şükredici bir tavır sergilediğinde hem ruhen hem bedenen sağlıklı ve huzurlu olacaktır. Allah'a inanan, O'na dua eden, O'na güvenen insanların, diğerlerinden hem ruhsal hem de fiziksel olarak daha sağlıklı olmalarının nedeni, yaratılışlarına uygun davranmalarıdır. İnsanın yaratılışına aykırı olan felsefe ve sistemler ise, insanlara hep acı, hüzün, sıkıntı ve bunalım getirmektedir. Allah'ın haber verdiği bu kanuna uyulmadığında mutluluk ve huzur bulmak kesinlikle mümkün değildir. 
 
İnancın Sağlıklı Yaşam Üzerindeki Etkileri
 
İman ile insan ruhu arasındaki özel ilişki, tıp dünyasında da çeşitli araştırmaların da konusu olmuştur.
 
Harvard ÜniversitesiTıp Fakültesi'nden Dr. Herbert Benson'ın dini inanç ve bedensel sağlık arasındaki ilişkiyi inceleyen kapsamlı araştırmaları, bu konuda dikkat çekici sonuçlar vermiştir. Benson, inançsız bir kişi olmasına rağmen, Allah'a olan inancın ve ibadetlerin insan sağlığı üzerinde başka hiçbir şeyde görülmeyecek derecede olumlu bir etki meydana getirdiği sonucuna varmıştır. Benson, "diğer hiçbir inancın, Allah'a olan inanç gibi zihne huzur vermediği sonucuna" vardığını açıklamaktadır. (M. Grant Gross, Oceanography, A View of Earth, 6. baskı, Englewood Cliffs, Prentice-Hall Inc., 1993, s. 205) 
 
Seküler bir araştırmacı olan Benson'ın vardığı sonuç, kendi ifadesiyle, insan bedeninin ve zihninin "Allah'a iman etmeye göre ayarlı" olduğudur. (Rod R. Seeley, Trent D. Stephens, Philip Tate, Essentials of Anatomy & Physiology, 2. baskı, Mosby-Year Book Inc., St. Louis, 1996, s. 211; Charles R. Noback, N. L. Strominger, R. J. Demarest, The Human Nervous System, Introduction and Review, 4. baskı, Lea & Febiger, Philadelphia, 1991, ss. 410-411) 
 
İmanın Olgunlaşmasının İnsana Kazandıracakları 
 
İnsan ruhuna ilişkin Kuran'da haber verilen bir başka gerçek ise, ruhun dünya nimetlerinden alacağı zevkin değişken olabileceği ve bu zevkin imanın olgunlaşmasına paralel olarak artış göstereceğidir. 
 
Allah insanın ruhunda, güzelliğe karşı bir duyarlılık hissi yaratmıştır. Ancak, bu estetik anlayışının açığa çıkması ve gelişmesi, insanın imanı sonucunda kazandığı akıl ile doğrudan ilişkilidir. Bir kişinin imanının olgunlaşması ve cennete duyduğu özlem, Allah'ın izniyle güzelliklerden alacağı zevki de artırır.
 
Allah Kuran'da, samimi iman sahibi müminlere vaat edilen cennet ortamındaki güzellik ve estetik anlayışını detaylı bir şekilde bildirmiştir. Ayetlerde haber verildiği üzere Yüce Allah, cenneti insan ruhunun en hoşlanacağı ve en etkileneceği nimetlerle donatmıştır. İnsanı "en güzel surette" var eden Allah, onu her türlü güzellikten, estetikten ve sanattan zevk alacak fıtratta yaratmıştır. Mümin de dünyada, cennetteki ortamların benzerlerini gördüğünde büyük bir zevk alır ve bu nimetler için Allah'a şükreder. 
 İnsan, iman ettiğinde, güzel ahlak sahibi olduğunda, Allah'ı yücelttiğinde, tevekküllü ve şükredici bir tavır sergilediğinde hem ruhen hem bedenen sağlıklı ve huzurlu olacaktır. Allah'a inanan, O'na dua eden, O'na güvenen insanların, diğerlerinden hem ruhsal hem de fiziksel olarak daha sağlıklı olmalarının nedeni, yaratılışlarına uygun davranmalarıdır.


9. İSLAM ALİMLERİ RUH HAKKINDA HANGİ İZAHLARDA BULUNMUŞLARDIR?
 
* İnsanı canlı kılan ruhun mahiyeti, insanın bedeninde gördüğü fonksiyonu, cisimle birleşmesinin şekli ve bağlantısı Allah'tan başka hiç bir kimse tarafından bilinemez. (Kurtubi) 
  
* Ruh, yüce, nurani ve hayat sahibi bir varlıktır. Ancak, duyu organlarıyla hissedilebilecek cisimler gibi değildir. Bir anlamda, suyun gül içinde dolaşması gibidir. Bedende dolaştığı müddetçe ona bağlı olarak tüm organlara hayat verir. (Alusi ve Ibn Kayyım el-Cezviyye) 
  
* Allah Teala, kıyamet gününe kadar Adem (a.s.)'dan olacakların tamamını huzurunda toplamış, önce onları ruh haline getirmiş, sonra onlara şekil vermiş ve de onları kendi nefisleri üzerine şahit tutarak "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sormuştu. (İbni Kesir, Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri) 
  
* İlim erbabı (bilgili kişiler) ruhların bedenlerden önce olduğu ve Allah'ın onları konuşturup şahit kıldığı hususunda ittifak etmişlerdir. (hemfikirdirler) (Ebu Hureyre r.a.) 
  
* Ölüm meleği tarafından ruh kabzolunur, (tutulur) bedenden geri alınır, kıyamet gününe kadar geçici olarak kalacağı alemde "Berzah Alemi" alıkonulur. Dünya ile ahiret arasında bir geçiş olan Berzah Alemi'nin mahiyetini ancak Allah Teala bilmektedir. Ancak, Berzah Alemi'nde ceza veya mükafat ruhlar üzerinde etkili olur. Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur. (Tirmizi) 
  
* Ruhlar bedenlerden daha net birbirinden ayrılırlar. Bedenlerin birbirine benzemesi, ruhların birbirine benzemesinden daha fazladır. Yüce ruhlar, melekler bir beden içinde bulunmadan birbirinden ayırt edildiğine, cinler de yine birbirinden farklı olduğuna göre; bir beden içinde gelişen insan ruhları da elbette birbirinden farklıdır ve ayırt edici özelliklerini korurlar. (İbn Kayyım el-Cezviyye) 
  
* Ruh, kabirde cesede girecektir. Yalnız bu bedene hayat verme şeklinde değildir. Kabirde ruhun cesetle irtibatı, uykuda bedenle irtibatı gibidir. (El-Cevahir fi Tefsiril kuran) 
  
* Ruh, zîhayat, (hayat sahibi) zîşuur, (şuur sahibi) nûrânî, vücud-u harici giydirilmiş; (fiziksel olmayan) camî, (bir çok özelliği olan) hakikatdar, (gerçek) külliyet kesbetmeye müstaid (sonsuz olmaya uygun) bir kanun-u emrîdir. (Allah'ın bir kanunudur) (Bediüzzaman Said Nursi)
KAYNAKLAR:
1. John Horgan, The Undiscovered Mind: How the Human Brain Defies Replication, Medication, and Explanation , New York:Free Press, 1999, s. 258-259
2. William A. Dembski, Converting Matter into Mind, 1998, www.arn.org
3. Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisi, 7 Temmuz 2001, sayı 746, s. 18; DerSpiegel, 1/2001, Nilgün Özbaşaran Dede

13 Nisan 2007
harunyahya.com

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

ALLAH İNSANA KENDİ RUHUNDAN ÜFLEDİ

10/3/2009 · Kategori: Makaleler :::

California Üniversitesi'nden nörobilimci ve psikiyatri profesörü Jeffrey M. Schwartz, beyinde nasıl kırmızının algılandığını, güzel bir müziğin nasıl biftek yemekten farklı olarak yorumlandığını ve neden en detaylı MR'ların bile söz konusu yorumlama mekanizması hakkında hiçbir delil vermediğini çözmeye çalıştıktan sonra şu önemli soruyu sorar:  
...neden beyin mekanizmaları üzerinde çalışmak, hatta moleküler seviyede çalışmak, bu sorulara hiçbir şekilde bir cevap sağlayamamaktadır? [i]

Bunun cevabı şudur: Çünkü söz konusu yorumlama mekanizmasının cevabı beyinde değildir. Bu mekanizma ile ilgili soruların cevaplarına insan hücrelerini inceleyerek, nöronları tetkik ederek, moleküler düzeyde araştırmalar yaparak ulaşmak mümkün değildir. Çünkü insana dış dünyayı algılatan şey, insanın bedeninin içinde değildir. O; beynin, nöronların, hücrelerin, elektrik sinyallerinin dışında bir şeydir. O; Yüce Allah'ın insana bahşettiği ruhtur.

Cenab-ı Allah bir ayetinde şöyle buyurur: 
Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona Ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz? (Secde Suresi, 9)

Algılayanın ruh olduğunu, maddeden bağımsız olduğunu anlayamayan kişilerin düştükleri önemli bir hata vardır. Onlar, gördükleri görüntülerin beyinde bir ekranda var olduğu gibi bir ihtimal ile karşı karşıya kalırlar. Oysa insanın beyninde, dış dünyanın var olduğu bir ekran olduğunu düşündüğümüzde, o ekranı izleyen bir küçük adamın da varlığını ister istemez kabul etmemiz gerekir. Onun beynindeki ekranı da izleyen bir başka küçük adam olmalı ve bu silsile bu şekilde devam etmelidir. Fakat insanın beyninde bir ekran ve orada olayları izleyen başka bir küçük adam yoktur. İnsanın beyni kapkaranlıktır, sessizdir. Orada, proteinlerin oluşturduğu nöronlar ve ileri geri hızla hareket eden elektrik sinyallerinden başka bir şey yoktur. O elektrik sinyallerinin, bir et parçasının içinde bir çiçeği görmesi, onu koklaması, ona dokunması, ondan zevk alması, uzaklarda hareket eden gemiyi görmesi, bir çileğin tadından keyif alması imkansızdır. Bir orkestranın çaldığı senfoniyi zevk içinde uzun uzun dinlemesi mümkün değildir. İnsana bu kadar hareketli, coşkulu, rengarenk, dopdolu, üç boyutlu ve muhteşem netlikteki bir dünyayı oluşturanın elektrik sinyalleri olmayacağı açıktır. Bu dünya içinde insanın sevinip üzülmesini, heyecanlanıp kaygılanmasını, hatırlayıp neşelenmesini, özleyip özlem gidermesini sağlayan da kuşkusuz ki yine elektrik sinyalleri değildir. Dünyanın en ünlü profesörleri bir araya gelseler, Jeffrey M. Schwartz'ın da belirttiği gibi, insanın beyninin içinde hiçbir yerde, bu algılayan mekanizmayı bulamayacaklardır. 



Beynin içindeki görüntüyü "görüyorum" diyen, beyin içindeki sesleri "duyuyorum" diyen, kendi varlığının şuurunda olan bilinç sahibi varlık, Allah'ın insana vermiş olduğu ruhtur. Materyalist zihinlerin, ortaya çıkmasından en çok çekindikleri gerçek budur. Ruh, göze ihtiyaç duymadan görür, ellere ihtiyaç duymadan dokunur, kulağa ihtiyaç duymadan duyar, buruna ihtiyaç duymadan koku alır ve ağıza ihtiyaç duymadan tadar. Bilim adamlarının yıllardan beri çözmeye çalıştıkları "algılayan kim?" sorusunun yegane cevabı ruhtur. Allah, insanın ruhuna sürekli olarak görüntüleri seyrettirir, gece gündüz, bu dünyada veya rüyada sürekli olarak o insana ait bir dünya yaratır. O dünyanın içinde her şey mükemmel görünümdedir, kusursuzdur. Öyle ki, karşımızdaki net görüntünün, derinlik hissinin gerçekte yalnızca bir hayalden ibaret olduğunu, gerçek dış dünya ile hiçbir bağlantısının olmadığını anlamamız son derece güçtür. İşte bu, dilediği zaman, birkaç santimetrekarelik bir alan içinde sonsuz alemler yaratabilen Yüce Rabbimiz olan Allah'ın kusursuz, eşsiz, muhteşem yaratışıdır. 
 
O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24) 

Beynimizde Allah dilediği için kusursuz bir görüntü oluşur, Allah dilediği için kokular vardır, Allah dilediği için güzel bir müziği kusursuzca dinler ve bundan zevk alırız. Yine Allah dilediği için dokunarak tanır, anlar ve hissederiz. Allah dilediği için yediğimiz bir yemeğin lezzeti vardır. Allah'ın emriyle, insanın zihninde yoktan bir dünya var olur. Rabbimiz, hiç yoktan, insanın kendi zihninde, yalnızca ona ait olan, yalnızca onun görüp tanıyabildiği bir alem yaratır. Bu dünya, dışarıdaki dünya değildir. Dışarıdaki dünyaya insanın ulaşabilmesi imkansızdır. İnsanın, Allah'ın dilemesi dışında, bir başkası için yaratılan dünyaya da ulaşabilmesi mümkün değildir. O yalnızca, Rabbimiz'in kendisi için yarattığı dünyada yaşayabilir, onu izleyip seyredebilir. Bunun dışına çıkması imkansızdır. Allah bir ayetinde şöyle buyurur: 
 
Sana ruhtan sorarlar; de ki: "Ruh, Rabbim'in emrindendir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir." (İsra Suresi, 85)

harunyahya.com


Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »

Blogcu ile yapıldı