28/10/2009 · Kategori: ISLAMDA GENEL KONULAR

Bediüzzaman, devasız bir dert, dermansız bir yara zannedilen ölüm, fena ve zevalin ab-ı hayat gibi tesirli bir ilacı, imanın altı rüknünde gizlendiğini değişik reca kapılarının anahtarlarını elimize vererek içeriye buyur etmektedir. Herbir iman hakikatinde kuvvetli bir reca ve parlak bir teselli nurunun varolduğunu, mü'min olan her yaştaki insanlara göstermektedir.
İmanın altı esasının birincilerinden Allah'a iman hakikatinin içinde, ilahi rahmetin keşfedilmesi, ölümü büyük bir nimet haline getirmektedir. Çünkü, varlıkların acizlik ve fakirliğinin derecesi oranında rahmetinin hediyelerini gönderen, bütün yavruları en temiz, besleyici gıda olan süt gibi rızıklarla besleyen ve Kur'an-ı Kerim'de yüz on dört yerde kendini "er-Rahmanü'r-Rahim" sıfatlarıyla takdim eden bir Zatın huzuruna açılan bir kapı olmaktadır.
"Bir ân-ı seyyale vücud-u münevver, milyon sene bir vücud-u ebtere müreccahtır." sırrıyla, Allah'a iman ederek bir an yaşamak, Onu tanımaksızın milyon sene yaşamaktan daha iyidir.23 Çünkü, vahdet sırrıyla Cenab-ı Hakk’ın esma-i Hüsnasına bağlanan her varlık diğer varlıklarla da bağ kurmuş olur. Cenab-ı Hakk’ın esması baki olduğu müddetçe bütün varlıklar dahi beka bulabileceklerdir. Bu noktadan sonsuz bir vücud nuru kazanılır ve her türlü ayrılıklardan ebediyen uzak kalınır. Eğer, iman-ı billah olmazsa, ölüm ile varlıklar arasındaki bağlar kopar ve sonsuz sayıda ayrılıkların, yoklukların ağır yükleriyle karşı karşıya kalınır. İşte, ölüm varlıkların fani olduklarını göstermesiyle, Baki-i Hakiki olan Allah'ı aratmasıyla ve bütün yaratılanların Onun varlığıyla sonsuz bir varlık kazandıklarını göstermesiyle, büyük bir nimettir ve rahmettir.
Hüda davet eder elhamdülillah
Bu can dosta gider elhamdülillah
Hakikat şehrine çün rihlet oldu
Gönül durmaz uyar elhamdülillah24
Yeryüzündeki bütün güzellikler ve mükemmel eserleriyle kendi manevi cemal ve kemalini göstermek isteyen Cenab-ı Hakk’ı, görmeye ve teveccühünü kazanmaya iştiyaklı olmak, insanın yaratılışının en önemli gayelerinden biridir. Öyle bir güzellik ki, bir saat müşahedesi Cennetin bin senelik lezzetlerini unutturacak derecede cazibedar. Ölüme bu pencereden bakınca merak uyandırıcı, şevk verici ve ısrarla talep edilmeye layık bir nimet olarak görmemek mümkün değil.
Bir başka reca kapısında,25 peygamberlere imanın ölümü sevdiren yönlerinden bahsedilmektedir. İnsan bir yolcudur ve her konakta belirli bir süre bekledikten sonra, arzusu sorulmaksızın uğraması gereken diğer memleketlere sevk edilmektedir. Ölüm de berzah memleketine kış ayında yapılan gece yolculuğu gibidir. Gelinen memlekette ise, öyle nurani dostlar, güneş gibi aydınlatıp ısıtan ahbaplar vardır ki, yolculuğun bütün sıkıntılarını hiçe indirirler. Başta Resul-i Ekrem (a.s.m.) olmak üzere bütün peygamberlerin, asfiya ve evliyaların toplandığı berzah ülkesine seyahat, bütün hakiki dostlara kavuşmaktan başka bir şey değildir.
Geldim cihane garib, oldum güle andelib / Herdem ciğerler delip, çağırırım dost dost / Dünya gamından geçip, yokluğa kanat açıp / Şevk ile daim uçup, çağırırım dost dost26
Ölüme karşı teselli veren, ümitlendiren bir başka iman esası, başta Kur'an-ı Hakim olmak üzere, kitaplara inanmaktır. Bu dünyayı, daha doğrusu kainatı bilerek sanatla yapan, iradesiyle düzenleyen ve süsleyen Cenab-ı Hak, ilim sahibi Alîm'dir. Yapanın bilmesi, bilenin de konuşması prensibince, elbette Cenab-ı Hak da, konuşmasını bilen, kabil-i hitap ve mükemmel insanlarla konuşacaktır. İşte, insanlarla olan münasebetini ve onlardan beklediği arzularını gösteren kitaplar, Kur'an-ı Kerim gibi semavi fermanlardır. Kur'an, hem hayat ile ölümün hakikatlerinden ayrıntılı bir şekilde bahsetmekte, hem de ölümden sonraki hayat için nihayetsiz bir sermaye kazandırmaktadır. Kur'an'ın her bir harfinin en az on sevabı vardır ve bu miktar Kadir gecesinde otuz bine kadar çıkmaktadır. Bir de onun kazandırdığı mana-i harfi nazarıyla kainata bakılacak olursa, her bir varlık birer ayet ve harf olup insanın dünyasına sonsuz sevap nurlarının yağmasına sebep olacaktır. İşte, ahiret sevabı, Cennet meyveleri ve kabir alemini aydınlatması gibi birçok yönlerden, hiçbir kitap Kur'an ile rekabet edecek makamda değildir.
Kur'an-ı Kerim'de anlatılan kıssaların sonlarındaki ayrılıklar, kıssadan alınan hayali lezzeti acılaştırıyor. Kıssalar içinde "Ahsenü'l-kasas" ünvanını almış Hz. Yusuf'un (a.s) kıssası ise, onun ölüm haberiyle bitmesi, insanı çok daha fazla duygulandırıyor. Fakat, Kur'an'ın Hz. Yusuf'un (a.s.) vefatını bildirmesinde, bütün insanlar için çok önemli bir müjde ve saadeti göstererek manen diyor ki:
"Demek, o dünyevi lezzetli saadetten daha cazibedar bir saadet ve ferahlı bir vaziyet, kabrin arkasında vardır ki, Hazret-i Yusuf Aleyhisselam gibi hakikatbin bir zat, o gayet lezzetli bir dünyevi vaziyet içinde, gayet acı olan mevti istedi; ta öteki saadete mazhar olsun. Siz de hakiki saadet ve lezzet diyarı olan kabrin arkası için çalışınız."27
İmanın diğer bir rüknü olan ahirete iman, diğer erkanın verdiği teselli nurunu daha da aydınlatan kırılmaz ve kapatılamaz bir reca kapısını ardına kadar açmaktadır. Sonsuz bir gençliği, ebedi bir saadeti, tükenmeyen bir serveti, elemsiz lezzeti, ayrılık acısını bir daha tatmaksızın ivazsız şefkati, muhabbeti ve uhuvveti doyumsuzcasına yaşamaya gitmek olan burak-ı mevt ile yolculuk, huzur verici bir halettir.
Meleklere imanın, ölümün dehşetli yarasını nasıl tedavi ettiğini, Meyvenin On Birinci Meselesi'nde çok çarpıcı yönleriyle görüyoruz. Azrail'i (a.s.) bilmek, artık bize korkunç gelmiyor. Çünkü, biliyoruz ki O (a.s.), sahip olduğumuz en kıymetli malımızı, ruhumuzu fenadan, başıboşluktan muhafaza eden güvenilir bir emanetçidir. İnsanın omuzlarında durup iyiliklerini ve kötülüklerini yazmakla vazifeli melekler olan Kiramen Katibinin varlığı da bize ümit veriyor. Çünkü, insan kıymetli sözlerini ve hallerini yazı, şiir, fotoğraf ve video kamera ile kalıcı yapmak istiyor. Cennetin son derece mükemmel sinemalarında gösterilecek ve sahiplerine sonsuz mükafat, şöhret kazandıracak fiillerin Kiramen Katibin tarafından her an kaydedilmesi ne kadar sevinç vericidir. Ölümün diğer boyutu olan daracık kabir hayatının yalnızlığı, kimsesizliği, karanlığı ve soğukluğu içinde iken, Münker ve Nekir taifesinden iki arkadaşın çıkıp geleceklerine inanmak, daha başka bir huzur kaynağı olmaktadır.
İmanın en son sınırlarını teşkil eden altıncı esası, kazaya, kadere, hayır ve şerri Allah'ın yaratmış olduğuna inanmaktır. Kadere iman sayesinde ademe, fenaya gidip yok oldu zannedilen bütün varlıklar bir anda hayat kazanırlar. Çünkü, geçmiş ve gelecek zamanda, yaratılmış ya da yaratılacak olan her şeyin kaderi levhalarda, ilmi birer varlıklarının olduğu anlaşılmaktadır. Varlık ve canlılık yalnızca maddi aleme ve şimdiki zamana münhasır değildir. Belki, her bir alem kabiliyetine göre hayat hakikatinden nasiplerini almışlardır.28 Hayata bu pencereden bakan bir mü'min için ölüm, başka bir hayat mertebesine terakki etmek olarak algılanacaktır.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
27/10/2009 · Kategori: ISLAMDA GENEL KONULAR
Allah'ı bilmek ve gerçeği bulmak maksadiyle, samimî düşünülse, bu alemleri yaratan Zatın mahlûkatına hiçbir cihetle muhtaç olmadığı kolayca anlaşılır. Böyle asılsız ve vehmî sorular, Allah’ı, Kur'ân-ı Kerîm'in tarif ettiği gibi bilememekten, sathî bakmaktan ve yanlış bir kıyas ile O Vâcibü'l-Vücûd'un zâtını ve sıfatlarını, mahlûkatınki ile karıştırmaktan kaynaklanmaktadır. Biz bu soruya önce bir misâlin ışığında kısaca cevap verecek, daha sonra açıklamaya geçeceğiz.
Güneşin aynalarda tecellisinde, onları ışıklandırmasında, ışığıyla onları feyizlendirmesinde, ne zâtı için, ne de sıfatları hükmündeki ısısı, ışığı, renkleri için bir ihtiyaç düşünülemez. Yani, güneş aynalarda tecelli etse de, etmese de kemâli, güzelliği zâtında ne ise odur. Âynalar olmasa onun kemâlinde bir noksanlık olmayacağı, gibi, âynaların olması da, onun cemâl ve kemâlini artırmaz.
Güneşin ısı ve ışığını tecelli ettirmesindeki bütün fayda ve menfaat ancak aynalara aittir. Onlar karanlıktan kurtulup, nura kavuşmakta güneşe muhtaçtırlar. Yoksa güneş için onların karanlıkta kalmalarıyla, aydınlanmaları arasında bir fark yoktur. Yani, onların karanlıkta kalması, güneşin kemâli için bir noksanlık olmadığı gibi, aydınlanmaları da onun kemâline bir fazlalık getirmez.
Aynalar akıl ve şuur sahibi olsalar, onlar güneşi tanımakla, sevmekle ve onu sena etmekle güneşin kemâline ne katabilirler; onun hangi ihtiyacını görebilirler? Yahut güneşe isyan ile onun şânına ne noksanlık getirebilirler. Meselâ, güneşin bitkilere ve hayvanlara ışık vermesinde kendisinin ne menfaati olabilir? Vermemesinde onun için ne noksanlık düşünülebilir? Elbette zarar da, menfaat de onlara aittir.
Ganiyy-i Mutlak olan Cenâb-ı Hakk'ın da bu kâinatı ve içindeki varlıkları yaratması, hâşâ, ihtiyacından değildir. Bunları yaratmakla O'nun zât ve sıfatlarının kemâlinde bir fazlalaşma olduğu düşünülemez; yaratmasaydı da sonsuz kemâlinde hiçbir noksanlık olmazdı. Evet, mahlûkatın yaratılması ile ortaya çıkan bütün kemâller, cemâller, fayda ve güzellikler o mahluklara aittir. Meselâ, hadsiz yıldızlarla yaldızlanmış şu gök kubbenin üzerimize çatılmasında ve yeryüzünün rengârenk çiçeklerle bezetilip ayağımızın altına serilmesindeki bütün faydalar bizlere aittir.
Hak Teâlâ, ne mevcudatın yokluktan varlığa çıkmalarına, ne meleklerin medh ü senasına, ne de insanların ibâdet ve itaatlerine muhtaç değildir. Bunlar olsun veya olmasın. O, zâtında hamd ü senaya lâyık, eşi, misâli, dengi olmayan bir Mâbud-u Mutlak'tır.
Şimdi cevabımızın tafsilâtına geçelim:
Hemen ifade edelim ki, sorunun başında Cenâb-ı Hakk'm hiçbir şeye muhtaç olmadığı kabul edilirken, daha sonra "O halde kâinatı niçin yarattı?" denilmekle Allah’a bir ihtiyaç izafe edilmektedir. Bu sebeple biz önce Cenâb-ı Hakk'ın hiçbir şeye muhtaç olmayıp, herşeyden müstağni olduğunu izah edecek, daha sonra bu kâinatın yaratılış hikmetleri üzerinde kısaca duracağız.
Allah, hem zâtı, hem de sıfatları ile herşeyden müstağnidir; hiçbir şeye muhtaç değildir. Mahlûkatı yaratmasıyla O'nun azamet ve kibriyâsında bir fazlalık olmamıştır; yaratmasaydı da izzet ve kemâlinde hiçbir noksanlık olmazdı.
"Şüphesiz ki Allah âlemlerden müstağnidir." (Âl-i İmrân: 97) ayetinin bildirdiği gibi, Cenâb-ı Hak âlemlerin hiçbir şeyine muhtaç değildir. Zâtındaki sonsuz kemâlinin, izzet ve azametinin daha üstünde bir derece, bir mertebe yoktur ki âlemleri yaratmakla -hâşâ- kemâlini artırarak o dereceye varmış olsun.
Ezelde mutlak varlık da mutlak kemâl de O'na mahsustur. Madem ezelde O'nun kemâli sonsuzdur, ebedde de sonsuz olacaktır. Ezelî ve mutlak kemâlin ne noksanlaşması, ne de artış göstermesi düşünülemez. Cenab-ı Hakk’ın, Kendi yarattığı ve yaratacağı mahlûklarından kemâl alması ve onlara muhtaç olması elbette muhaldir; mevcudatı yaratmaktan da, yaratmamaktan da müstağnidir. Yaratılan her mevcud kemâlini O'ndan almaktadır. Mahlûkatın kemâli O'nun zâtının kemâline nisbeten zayıf bir gölgedir.
Bediüzzaman Hazretleri'nin buyurduğu gibi, "Sâni'-i Zülcelâl ve Fâtır-ı Zülcemâl ve Hâlik-ı Zülkemâl'in bütün kemâlâtı hakikiyedir, zâtiyedir. Gayr ve masiva O'na tesir etmez. Yalnız mezahir olabilirler."
Evet, bütün âlemler O'nun icadıyla var olduğu gibi, bütün ihtiyaçlarını da O'nun tükenmez hazinelerinden tedarik etmektedirler ve bütün kemâlâtlarını O'nun mukaddes ve ezelî kemâlinden almaktadırlar.
Bu soruyu soranlar şu hakikatten de gafildirler:
"Allahü Teâlâ'nın kudsî mâhiyeti, mümkinatın mahiyeti cinsinden değildir."
Cenâb-ı Hakk'ın varlığı vâcibdir ve zatîdir, yokluğu muhaldir. Mahlûkatın vücudu ise mümkindir, olup olmaması olasılık dahilindedir; O’nun icadiyle yokluktan kurtulup varlık âlemine kavuşmuşlardır. Öyle ise, tam istiğna, ancak Allah'a mahsustur, ihtiyaç ise mahlûkların tarafındadır.
Bu hakikat Risâle-i Nur'da beliğ ve veciz bir üslûb ile beyan edilmiştir.
"...O'nun vücudu; zatîdir, ezelîdir, ebedîdir, ademi mümtenidir, zevali muhaldir ve tabakat-ı vücudun en rasihi, en esaslısı, en kuvvetlisi, en mükemmelidir. Sair tabakat-ı vücud, O'nun vücuduna nisbeten gayet zaif bir gölge hükmündedir. Ve o derece Vücûd-u Vâcib, rasih ve hakikatli ve Vücud-u Mümkinat o derece hafif ve zaiftir ki, Muhyiddin-i Arabî gibi çok ehl-i tahkik sair tabakat-ı vücudu, evham ve hayal derecesine indirmişler; "lâ mevcûde illâ hu" demişler. Yâni: Vücûd-u Vacibe nisbeten başka şeylere vücud denmemeli; onlar vücud unvanına lâyık değillerdir diye hükmetmiştir."
Allah’ın zâtı gibi, sıfatları da herşeyden müstağnidir ve her türlü ihtiyaçtan münezzehtir. Zira O’nun bütün sıfatları zatîdir, sonsuz kemâldedir, mutlaktır. Mahlûkatı yaratmakla bu sıfatlarının kemâlinde bir artma düşünülemeyeceği gibi, yaratmamakla da bir noksanlık tevehhüm edilemez.
Allahü Teâlâ'nın sıfatlarından biri hayattır. O Zât-ı Akdes'in kudsî hayatı daimîdir, ezelî ve ebedîdir. Ezelde hayatı ne ise, şimdi de, ebedde de odur. Bütün hayat tabakaları O'nun kudsî hayatının cilvesi ile ortaya çıkar. Elbette o Hayy-ı Kayyûmun kendi yarattığı ve bütün ihtiyaçlarını gördüğü, kemâle erdirdiği hayat sahiplerine muhtaç olması hiçbir cihetle düşünülemez.
Allah’ın diğer sıfatı da ilimdir. O Alîm-i Külli Şey'in ilmi sonsuzdur, mutlaktır. Kâinatı yaratmakla olgunlaşmış değildir. O Hâkim-i Zülcelâl'in ilmi ezelde ne ise ebedde de odur. Bu âlemdeki bütün plân ve programlar, hikmet ve faydalar, hayır ve bereketler hep o ezelî ilmin tecellileridir. O ezelî ilmin, bu tezahürlere muhtaç olması elbette düşünülemez.
Cenâb-ı Allah'ın sıfatlarından biri de Kudrettir. O Kadir-i Külli Şey'in kudreti sonsuz kemâldedir. Her şey varlığında, devam ve bekasında o ezelî kudrete muhtaçtır. Mahlûkatın yaratılması veya yaratılmaması, O'nun mutlak kudretinde hiçbir değişiklik meydana getirmez. Yaratılan bütün varlıklar, O'nun kudretine mahkûm ve muhtaç, O ise her şeye hâkim ve her şeye kadirdir.
İrâde, Sem’, Basar gibi diğer sıfatlar da bunlara kıyas edilebilir ve Cenâb-ı Hakk'ın sıfatları itibariyle de her türlü ihtiyaçtan münezzeh olduğu açıkça anlaşılır.
Bu noktaya kadarki açıklamalarımızda her şeyin Cenâb-ı Hakk'a muhtaç olduğunu ve O’nun hiçbir şeye muhtaç olmadığını bir derece açıkladık.
Şimdi de "O halde bu kâinatı niçin yarattı?" sorusuna cevap verelim:
Kâinatın yaratılışındaki hikmetler, esrarlar sonsuzdur. Öncelikle şunu belirtelim ki:
Cenâb-ı Hak herşeyden müstağnidir; kâinatın varlığı ile yokluğu o’nun için eşittir, müsavidir. Lâkin mahlûkat için, adem ile vücud yani yoklukta kalmakla var olmak bir değildir. Yâni mümkinatın varlık âlemine çıkması, yoklukta kalmalarından kendileri için sonsuz derecede daha hayırlıdır. Zira yokluk sırf şerdir; varlık ise sırf hayırdır, şereftir, kemâldir. O halde mahlûkatın yaratılmasındaki bütün hayırlar, faydalar, menfaatler onlara aittir. Allahü Teâlâ mahlûkata bakan bu maslahat ve faydalar için onları yoklukta bırakmamış, lütuf ve keremi ile varlık sahasına çıkarmıştır. Yani, onlar için şer olan yokluğu değil, hayır olan vücudu, varlığı irâde etmiştir.
Kâinatın yaratılış hikmetlerine gelince, bunlar iki cihette düşünülür:
Birincisi; Cenâb-ı Hakk'a, ikincisi ise hayat sahiplerine, özellikle şuur ve akıl sahiplerine bakar.
Birinci Hikmet:
Bu kâinatın yaratılmasındaki en önemli hikmet, Allahü Teâlâ'nın kendi manevî cemâl ve kemâlini, yâni kudretinin harikalarını, zenginliğinin genişliğini, ihsanının meyvelerini, şefkat ve merhametinin tecellilerini kainattaki varlık âynalarında bizzat görmek istemesidir.
Evet... "Nihayet kemâlde bir Cemâl ve nihayet cemâlde bir Kemâl, elbette kendini görmek ve göstermek, teşhir etmek istemesi en esaslı bir kaidedir." hakikatince Cenab-ı Hak sonsuz cemâl ve kemâlini mevcudat âynalarında bizzat seyretmek, sonsuz sıfatlarını ve Esmâ-i Hüsnâ'sını tecelli ettirmek istemiş ve bu âlemi yaratmayı irâde etmiştir.
Cenâb-ı Hakk'ın sıfatları tecelli etsin veya etmesin, nihayet kemâldedirler. Ancak Esmâ-i Hüsnâ'sının kemâli mevcudatın yaratılması ile kendini gösterir.
Evet, madem Cenâb-ı Hak sonsuz bir kudret sahibidir, bu kudret-i Ezeliyesi tezahür için böyle muhteşem, muazzam bir alem ister. Hem madem O Zât-ı Zülcelâl'in sonsuz ilmi vardır. Bu ilim, her harfinde, satırında, sayfasında binler hikmet ve maslahatlar bulunan bu kâinat kitabının telifini iktiza eder. Bütün İlâhî sıfatlar bu kâinatın yaratılmasını gerektirdiği gibi, bütün esmâ-i Hüsnâ da ayrı ayrı güzellikte, değişik mahiyette, farklı suretlerdeki şu mevcudatın yaratılmasını iktiza ederler. Meselâ, Hâlık ismi mahlûkatın yaratılmasını, Muhyi ismi canlıların icadını, Rezzâk ismi rızık vermeyi, Kerîm ismi, ikramı, Lâtif ismi lütuf etmeyi isterler.
Cenâb-ı Hak, sonsuz kemâldeki Zâtını, kudsî sıfatlarını ve Esmâ-i Hüsnâsını sevdiği gibi, o esmanın tezahürünü de yani varlıklar üzerinde tecelli etmesini de sever. Bu ise kâinatın yaratılmasını gerektirir. Cenâb-ı Hakk'ın kendi zât sıfat ve esmasını sevmesi hak olduğu gibi, o esmânm tezahürünü istemesi de haktır. Elbette kâinatı yaratmakla lûtfunu, keremini, ihsanını, ikramını onda göstermesi, kainatı yaratmamasından daha güzeldir. Meselâ, bir padişahın hazinelerinde bulunan çeşit çeşit cevherleri, türlü türlü nimetleri emri altındaki halkına ihsan etmesi, onları hazinesinde saklamasından daha hayırlıdır. Keza, bir âlimin ilim ve maharetinden başkalarını faydalandırması, hiçbir eser yazmamasından daha hayırlıdır. Aynen öyle de, Allahü Azîmüşşan'ın sonsuz hazinelerini ilim dâiresinden kudret dâiresine çıkarması, mahlûkatına ikram ve ihsanda bulunması, böylece cemâl ve kemâlini seyr ve temaşa ettirmesi, mahlûkatını yoklukta bırakmasından elbette daha hayırlıdır.
İşte, Allahü Teâlâ Hazretleri bu kâinat sarayını ve onda misafir olan insan nev'ini ve bu nev'in en mükemmel fertleri olan evliya ve enbiyâyı, bilhassa risalet görevini en mükemmel surette yerine getiren Resûl-i Ekrem (asm.) Efendimizi bu hikmetlere binâen halketmiştir.
Bu hakikati Üstad Bediüzzaman Hazretleri şöyle beyan buyurmaktadır:
"İşte Cenâb-ı Hakk'ın bütün kemâlâtı ve Esmâ-i Hüsnâ'sının bütün meratipleri ve bütün faziletleri, hakiki kemâlât olduklarından bizzat sevilir. "Mahbubetün lizatiha"dırlar. Mahbub-u Bilhak ve Habib-i Hakikî olan sıfat ve esmasının güzelliklerini kendine lâyık bir tarzda sever, muhabbet eder. Hem o kemâlâtın mazharları, âyineleri olan san'atını ve masnuatını ve mahlûkatının mehasinini sever, muhabbet eder. Enbiyâsını ve evliyasını, hususan Seyyid-ül Mürselîn ve Sultan-ül Evliya olan Habib-i Ekrem'ini sever. Yâni, kendi cemâlini sevmesiyle, o cemâlin âyinesi olan Habibini sever. Ve kendi esmasını sevmesiyle, o esmasının mazhar-ı camii ve zîşuuru olan o Habibini ve ihvanını sever. Ve san'atınıı sevmesiyle, o san'atın dellâl ve teşhircisi olan O Habibini ve emsalini sever. Ve masnuatını sevmesiyle, o masnuatına karşı: "Maşâallah, Bârekallah, ne kadar güzel yapılmışlar" diyen ve takdir eden ve istihsan eden O Habibini ve O'nun arkasında olanları sever. Ve mahlûkatının mehasinini sevmesiyle, o mehasin-i ahlâkın umumunu cami olan O Habib-i Ekrem'ini ve O'nun etba ve ihvanını sever, muhabbet eder."
Şurası unutulmamalıdır ki, Cenâb-ı Hakk'ın muhabbeti, memnuniyeti, şefkati, O'nun mukaddes zâtına ve ulûhiyyetinin şânına lâyıktır, mahlûkatın muhabbetine, sevgi ve şefkatine benzemekten münezzehtir.
İkinci Hikmet:
Kâinatın yaratılmasındaki hikmetlerin ikinci ciheti hayat sahiplerine, bilhassa akıl ve şuur sahiplerine bakar. Bu da iki noktada incelenebilir:
Birinci nokta; "Mahlûkatı halkettim ki onlar benden fayda görsünler, ben onlardan değil." hadîs-i kudsîsinin beyanı ile canlıların Cenâb-ı Hakk'ın inayet ve ikramına, lütuf ve keremine mazhar olmalarıdır. Bütün hayat sahiplerine bir kemâl, bir lezzet, bir feyz ihsan etmiş, onları hayatlarının devamı ve bu alemden faydalanmaları için çeşitli cihazatlar ile donatmışır. Onlara farklı ihtiyaçlar, arzu ve iştihalar vermiştir. Bunların tatmini için de zemin yüzünü çeşitli nimetlerle dolu bir sofra haline getirmiştir. Bu sofralardaki nimetlerle hem onlara lezzet vermiş, hem de devam ve bekalarını temin etmiştir. Bilhassa insan nev'ini akıl, hayal, hafıza gibi kıymetli âletlerle donatmış, bütün nimetlerini ona teveccüh ettirmiştir.
Allahü Azîmüşşân'ın yoktan yarattığı şu mahlûkatına muhtaç olması düşünülemez. Düşünülürse şu sorulara cevap verilmesi gerekir: Cenâb-ı Hak, mahlûkatın hangi kazancına, çalışmasına, fikrine muhtaçtır? Yâni, şu canlı varlıklar O Ganiyy-i Mutlak'ın hangi işini görmektedirler. Cenâb-ı Hak onların yemesine mi muhtaçtır, içmesine mi? Doğmasına mı muhtaçtır, ölmesine mi? Balıklar yüzmeleriyle, kuşlar uçmalarıyla, hayvanlar büyüyüp çoğalmalarıyla, insanlar ilmi keşifleri ve ilerlemeleri ile şu kâinatın hangi noksanını tamamlamakta, Cenab-ı Hakk’ın -hâşâ- hangi ihtiyacını görmektedirler? Halbuki bütün hayat sahipleri O'nun mülkünde yaşamakta, O'nun lûtfuna her an mazhar olmaktadırlar.
Bu âlemin yaratılışının hayat ve şuur sahiplerine bakan ikinci ciheti ise,
"Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zariyât: 56) ayetinin ders verdiği gibi, “şuur sahiplerinin Allah’ı bilmeleri, tanımaları ve O'na ibadet etmeleridir”.
İnsanlar o Mabud-u Bilhakk'ı tesbih, tekbir, hamd ve şükür ile ubudiyet vazifelerini ifa edip, O'na yakınlık kazanır, ebedî saadete mazhar olurlar. Bu hakikati Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade etmektedir:
"Kat'iyyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi 'İman-ı Billâh'tır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı Billah içindeki 'Marifetullah'tır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki 'muhabbetullah'tır. Ve ruh-u beşer için en halis sürür ve kalb-i insan için en safi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyye'dir. Evet, bütün hakiki saadet ve halis sürür ve şirin nimet ve safi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahdadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenâb-ı Hakk'ı tanıyan ve seven nihayetsiz saadete, nimete, envara, esrara; ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır."
Bu ifadelerden de açıkça görüldüğü gibi hakiki saadet ve sürura ancak marifetullah ve muhabbetullah ile erişilir. Bunlarla Allah’a manen yakınlık peyda edilir. Bundan hâsıl olan şeref, saadet, kemâlât, menfaat ancak kullara aittir. Allahü Azîmüşşan'ın kullarının tesbihine, ta'zimine, ibadet ve itaatına muhtaç olmadığı açıktır.
Bütün varlıklar O'na ibadet etseler O'nun kemâli zerre kadar artmayacağı gibi, O'na isyan etseler O'nun izzet ve kemâlini zerre kadar noksanlık gelmez.
Bu konuyu büyük tefsir alimi Elmalılı Hamdi Yazır'ın bir tefekkür ve ibret levhası olan aşağıdaki ifadeleri ile tamamlayalım:
"...Bilfarz O'nun kürre-i kamerinde insanlar olmadığı gibi, arzında da olmayabilir, bundan dolayı bâ-rigâh-ı azametinden ne eksilir?..
Güneşinden ziya ve hararet fışkırıyor, kamerinden mehtaplar aksettiriyor, hâk-i tireden mehlikalar yaratıyor, nesiminden sinelerinize inşirah veren nefesler dökülüyor, milyonlarca senelik mesafedeki yıldızlardan, şu çıktığınız ve nihayet gömüleceğiniz topraklara nurlar yağdırıyor, zerratında nice nice ihtizazlarla tesirler uyandırıyor, dağların başında bitirdiği nebatattan rızıklar izhar eyliyor; sinenizde kimyahaneler, dimağınızda hikmethaneler açıyor, damarlarınızda nehirler akıtıyor, sinirlerinizde akıllarınızı şaşırtan nice yol şebekeleri dokuyor, adalelerinizde sermayeler gizliyor, daha ve daha birçok harikalarla vücudunuzu teçhiz ediyor, hey'et-i mecmuasını bir âheng-i vahdetle muntazam bir makine halinde tesis eyliyor ve kuvve-i muharrikesini içinize yerleştiriyor, iktizâ eden plânlarını ruh ve şuurunuza resmediyor, zihin denilen bir hazine, akıl namında bir miyar, fikir dedikleri bir âlet, irâde dediğimiz bir miftah da bahşeyliyor ve her birini yerli yerinde, gaye-i hilkatlarına göre istimal edebilmenizi teshil için size birtakım tatlı, acı ihtarlar, işaretler, meyiller, şehvetler de veriyor, daha büyük bir inayet-i rahmet olmak üzere sadık ve masduk emin rehberlerle açıktan talimat da gönderiyor, nihayet makineyi işletip, tecrübelerini size gösterip, hikmet-i hilkata göre kullanmak ve istifadeler etmek için yed-i emanetinize teslim ediyor.
Allah, bütün bunları yapıyorsa, size ve sizin iradenize, muavenetinize ihtiyacından değil, size mahlûkatı içinde bir mevki-i mümtaz, bir salâhiyet-i mahsusa vererek bekam etmek için yapıyor...
Siz doğmadan evvelki, doğduğunuz zamanki edvar ve etvar-ı vücudiyetinizi hiç düşünüyor musunuz? Üzerinde yatıp kalktığınız, yiyip içtiğiniz, gezip dolaştığınız, gülüp oynadığınız, dertlerinize deva, korkularınıza melce, sıcaktan soğuktan, açlıktan susuzluktan, vuhûş ve haşeratın hücum ve tasallutundan kendinizi koruyacak vesaiti bulduğunuzda şu kürre-i arz yapılırken, taşları toprakları hilkat fırınlarının ateşlerinde pişirilirken, suyu, havası henüz kimyahane-i kudrette inbiklerden çekilirken siz nerede idiniz, ne içinde idiniz, hiç tasavvur ediyor musunuz?”
Mehmet Kırkınc
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
6/10/2009 · Kategori: ISLAMDA GENEL KONULAR

Derman Aradım Derdime..Derdim Bana Derman İmiş..
“Rabbin sana ne darıldı, ne de seni bıraktı.” (DUHA-3) Bu ayet beni çok etkiliyor..
Diyelim başınıza istemediğiniz bir olay geldi..Yıkık, perişansınız.. Kimse ile görüşmek istemiyorsunuz. Çoğunluk size küsmüş gibi. Yalnızsınız.
“Herkes benden uzak, herkes bana kırgın” düşüncesi içinde çöküntü yaşıyorsunuz. Yalnızlığınızın karanlık mağarasına şu ayet bir güneş gibi doğuyor:
“Rabbin sana ne darıldı, ne de seni bıraktı” (Duha-3)
Kim kırılırsa kırılsın, kim darılırsa darılsın, kim terk ederse etsin. Rabbim terk etmiyor, kırılmıyor ya.. ne gam! .. Bu ne büyük ferahlık değil mi?..
***
Başınızda ağır bir dert var. Sanki hiç bitmeyecek gibi geliyor. Sanki bu sorun hayatınızın sonunu hazırlıyor gibi. İşte o an ayet yetişiyor imdada:
“Demek ki, zorluğun yanında bir kolaylık mutlaka var! Zorluğun yanında bir kolaylık muhakkak var! ” (İnşirah-5/6)
Garantiyi veren Allah! . Hem de ne garanti, her zorlukla beraber bir de kolaylık geleceği “mutlaka” ifadesi ile pekiştirilip ikna olalım diye iki kere tekrarlanıyor.
Ayet; kolaylığın zorluk içinde saklı olduğunu, çözümün sorunda gizli olduğunu da fısıldıyor. Bu manayı duymuş olan Niyazi Mısri(k.s) şöyle demiş:
“Derman aradım derdime, derdim bana derman imiş”
***
Yakup, oğlu Yusuf’u yitireli 40 yıl olmuş. Bedeni bu ıstıraba dayanamamış da gözleri kör olmuş. Ama hala ümit içinde evladını bekliyor. Kardeşler Mısır’dan kervanla dönünce: “Kervanda Yusuf kokusu alıyorum” demiş Yakup.
Oğulları acı acı gülerek: “Baba, 40 yıl geçti, hala mı ümit, hala mı Yusuf? . Geç bunları geç” demişler. Yakup’un cevabı ümit dolu: “Allah ın rahmetinden ümit kesmeyiniz"..
İçinde bulunduğunuz çukurdan çıkamayacak gibi hissediyorsanuz kendinizi. İşte hem teselli hem ümit size:
“Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (Zümer-53)
***
Maddi sıkıntınız hat safhada.. Yoksul düştüğünüzü hissediyorsunuz. İflas ettiniz.. Sıfırı tükettiniz yani. Nasıl ayağa kalkarım düşüncesi içinde boğulurken ayet size yeni bir ümitveriyor:
“Eğer yoksulluktan korkarsanız, Allah dilerse lütfuyla sizi zengin kılar. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe-28 )
***
Bir yakınınız ölümcül hastalıkla yatağa düştü... Doktorlar fazlaca ümit vermiyorlar. Çoğu kere Onu nasıl teselli edeceğinizi dahi bilemiyorsunuz. Gerçek ortada iken moral vermeye çalışmak sanki sahte davranmak gibi geliyor size. Ciddi bir delil olmalı ki hastanıza siz de inanarak moral verebilesiniz. Eyyub Nebi var Kur’an’da... Hastalıkların, dertlerin en ağırına müptela olmuş ama sıhhate kavuşmuş. Onun hali size dayanak oluyor:
“Kulumuz Eyyub u da an, o zaman Rabbine şöyle nida etmişti: “Bak bana, meşekkat ve acı ile şeytan dokundu! Ve ona, bütün ailesini ve beraberlerinde bir misli daha tarafımızdan bir rahmet olarak bahşettik ki, temiz akıllılar için bir ibret olsun. (Sa’d-41/43)
***
Olayları, gelişmeleri yorumlamakta, tavır belirlemekte zorlanıyorsunuz. Bazen her şey lehinize giderken, bazı dönemlerde de yığınla aleyhinize gelişmeler oluyor. Aslında Allah Sisteminde lehte yada aleyhte düzenlemeler söz konusu değil. Sadece olması gereken; olması
gerektiği en uygun vakitte gelişiyor. Ama yine de bazı şeyleri yediremiyorsunuz kendinize. Bir tutamak arıyorsunuz. Ayet el veriyor size:
“Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız; oysa o, hakkınızda hayırlıdır. Olur ki, siz bir şeyi seversiniz; ama o, sizin hakkınızda bir fenalıktır. Allah bilir, siz bilmezsiniz. (Bakara-216)
Rabbimiz ALLAH (c.c.).. Rasülümüz HZ. MUHAMMED (s.a.v).. Kitabımız KUR’AN.. Yolumuz SIRAT-I MÜSTAKİM... Bizden bahtiyarı yok dünyada! .. Her ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın zafer ve başarı bizim. Bunu da kafadan söylemiyoruz, Kur’an konuşuyor:
“Vel Akıbetü lil Müttakin” (Kasas-83) yani : “Akıbet(hayırlı son, güzel sonuç) Müttakiler (takvayı kuşananlar,korunanlar, inanca sarılanlar) içindir!.


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
22/9/2009 · Kategori: ISLAMDA GENEL KONULAR
İNSANDA NEFS SIRR
I
“YA EYYETÜHEN NEFSÜL MÜTMAİNNEH
İRCİÎ İLÂ RABBİKİ RÂDİYETEN MARDİYYEH”
Fecr suresi – 27 -28
“Ey mütmain olmuş nefs sen ondan razı, o da senden razı olarak Rabbine dön”
Allahın cc Zatından Zatına tecellisini ve “ELEST” hitabını anlatmıştık. Elest gününde nur bedendeki insanların bu hitaba icabetinden sonra nur insanlarla Yaratıcısı arasında bu gün bizlere Kur’anı Kerim de hatırlatılan ahitleşme oldu, ahitleşmemizin ardından Allahu Tealanın Adem as cesedini yarattığını seyrettik ve o cesede Ruh nehfyedilmeden önce bizler Adem cesedinin altı aşamada nasıl inşa edildiğine de şahit olduk. İnsanlardan sonra Allah cc ezeli ilminde laini yaratacağını, İnsana musallat ederek İnsanı imtihan etmeyi murad edip bildiği için, yine kendi izniyle İnsanın önceden nur bedenli olarak yaratıldığını bilmeyen laine Allah cc, Meleklerle birlikte lainede Ademe secde etmesini emretti. Lain kibirlenerek bu emre karşı geldi ve lanetlendi.
“Hatırla ki meleklere; Ademe secde edin demiştik, onlar hemen secde etmişlerdi, yalnız iblis kibrine yediremeyip secde etmedi o zaten kafirlerdendi” Bakara suresi – 34
İşte bu sebepten Ademe ve oğullarına düşman olan lain, Adem cesedinin iç ve dış yapısını, cesedin içine girip nerelerinde nasıl tuzaklar kurup hangi damarlarda nasıl dolaşacağını talim etti. Ve biiznillah Ademin imtihan süreci orada başlamış oldu.
Dolayısıyla lain o bedende kaldı ve nefsin varlığında saklanarak Adem ve Adem oğullarının Beden alemindeki belalısı oldu. İşte bu sebepten İnsanın imtihanı nefsini lainin elinden alması savaşıdır.
İnsanın imtihanı sebebiyle insan bedenine nefsin gölgesinde yerleşen lain, Cennete de Adem ve Havva’nın bedeninde girmiştir. Yoksa kendi ateş bedeniyle değil. İnsan bedenini oluşturan su, ateş, toprak ve hava olgusunun (ki bu oluşum altı aşamadaki yaratılış inşasının içindedir) ateş unsurunun da varlığına lain sirayet etmiştir. Aynı zamanda insanın nefsinde ateş unsuruyla yaşar. Yani nefs lainle yoldaştır. İşte lain Cennette Adem ve Havayı kendi bedenleri içinde onlara vesvese vererek birbirlerine erkek ve dişiliklerini cezp ettirmiş, Allah’ın “lâ takrebâ hazihiş şecerete” “soyunuzu burada çoğaltmaya kalkışmayın” yani “soy ağacına dokunmayın” emrine, lainin nefislerine fısıldayarak Adem ve Havva’yı birbirine çekici göstermesi sonucu karşı geldiler ve cennetten dünyaya indirildiler.
Allahu Teala İnsanı Ruh, Akıl ve nefsle donatmıştır. Ruh tüm bedendedir, akıl baş ile göğüs arasındadır, nefs ise kalp hizasının bitimi ile diz kapakları arasına yerleşmiştir. Bu sebepten imanı zayıf insan, nefsin dürtülerine aklıyla hakim olamaz, çünkü nefs lainin emrindedir her gördüğüne sahip olmak ister.
İnsanın imtihanlarının en büyüklerinden birisi de nefsi iman ettirmek ve lainin güdümünden kurtararak ruhun emrine vermektir. Ruh direk Allah’tan olduğundan, Ruhun emrine giren nefs mütmain olmuştur. Allah cc o mütmain nefsi taşıyan insandan razıdır.
O insan “inna lillah inna ileyhi raciun” ayetini başarıyla yaşamıştır. Allah’tan mütmain olarak gelmiş ve mütmain olarak ona dönmeyi hak etmiştir.
İşte o zaman insan tüm unsurlarıyla birlikte Yaratıcısının “İRCİΔ hitabına mazhar olur…
“ Ey mütmain olmuş nefs sen Ondan razı O da senden razı olarak Rabbine dön”
Allah cc Habibinin yüzü suyu hürmetine cümlemizi bu hitaba mazhar eylesin..
Amin…
CAFER İSKENDEROĞLU
http://www.hakanyilmazcebi.com/?sayfa=oku&id=100
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
14/8/2009 · Kategori: ISLAMDA GENEL KONULAR

Sabır,tahammül ,sükünet,sebat,metanet,kendine hakim olmak gibi anlamlara gelir…
Allah’ın,insanların tabi tuttuğu imtihanlar vardır…
Sabır,insanların birbirlerine olan her türlü taarruzları karşısında mü’minlerin göstermelerini
Gereken ahlaki olgunluğun iskeleti oluşturur…
Sabır,her türlü kötülük,zorluk,tuzak,ve tazyik karşısında ruhun sükünetini muhafaza etmesi,imanın erdemidir…
Daha doğrusu Allah’ın rızasını kazanmaktır..
Sabır, insana üstün bir ahlak kazandıran, onu pek çok yönden geliştiren ve
kişiye din ahlakını yaşamayan insanlarla kıyaslanmayacak derecede güzel ve
huzurlu bir yaşam sunan bir özelliktir. En önemlisi de iman edenler, Allah
rızası için gösterdikleri sabrın karşılığını dünya hayatında ve ahirette kat
kat artırılmış olarak alırlar.
Sabrın gerçek anlamını bilen ve bu ahlak özelliğini Allah’ın beğeneceği
umulan şekilde yaşayan tek topluluk müminlerdir. Çünkü onlar, Kuran’ı rehber
edinmişlerdir.
Kuran ise sabrın gerçek manasını, Allah Katında nasıl bir
sabrın makbul olduğunu açıklayan bir kaynaktır. İşte bu nedenle de Allah’ın
ayette emrettiği gibi, “güzel bir sabırla sabreden”ler sadece Kuran’a tabi
olan müminlerdir:
“Şu halde, güzel bir sabır (göstererek) sabret.” (Mearic Suresi, 5)
Kuran’da sabretmek konusunda bildirilen bir diğer gerçek ise, sabretmenin
insanları karanlıklardan nura çıkaracak yollardan biri olduğudur. Sabır
dünyada ve ahirette tüm samimi iman sahiplerini -Allah’ın izniyle-
karanlıklardan nura çıkaracaktır. Bu güzelliklerin ve üstünlüklerin
bazılarını şöyle sıralamak mümkündür:
Sabrın Kazandırdığı Büyük Bir Nimet: Akıl
İnsanların akılcı davranmalarını engelleyen en önemli sebeplerden biri,
sabırsızlıkları neticesinde ortaya çıkan fevri düşünceleri ve tavırlarıdır.
Ani bir öfke ya da ani bir hırsa kapılmak aklı kapatır ve insanı bir anda
hiç düşünmeden hareket etmeye itebilir. Aynı şekilde korku, alınganlık,
dargınlık gibi tavırlar da, insanın mantıklı ve akılcı düşünmesini
engelleyebilir.
İşte Kuran ahlakının kazandırdığı sabrı yaşamayan kimseler,
hayatlarının büyük bölümünde bu tür duygularına yenik düşer ve akılcılıktan
tamamen uzaklaşırlar.
Müminler ise Allah’ın emrine uyarak sabretmeleri sonucunda, akıl gibi çok
büyük bir nimete kavuşmuş olurlar. Sabırlı bir insan, bu özelliği sayesinde
karşılaştığı olayları ani bir heyecan, korku ya da duygusallık içerisinde
değil, sakin ve itidalli bir biçimde değerlendirebilme imkanına sahip olur.
Olayları derinlemesine ve çok yönlü düşünerek, her konuda olabilecek en
akılcı sonuçlara varıp en faydalı kararları alabilir. Daha da önemlisi
mümin, sabrı neticesinde Kuran’ın tüm emirlerini en güzel şekilde
uygulayabilir.
Sabırlı davrandığı için hayatının her aşamasında, olayları
Kuran hükümlerine uygun olarak değerlendirdikten sonra harekete geçme
fırsatını yakalar. Kuran ahlakına uyanları Allah doğru yola ve en mükemmel
tavırlara, en akılcı düşüncelere yöneltir. Dolayısıyla sabreden bir insan,
Kuran hükümlerini en güzel şekilde uygulamakla bir yandan da bu hükümlere
uymanın getirdiği üstün aklı kazanmış olur.
Yüce Rabbimiz Zümer sür.39/10 buyuruyor ki..
“Sabredenlere mükafatları elbette hesapsız olarak verilir..”
Bu Ayet,sabır nimetiyle bütün mü’minlere Rahmet kapılarının açıldığını müjdeler…
Yine Kur’an-i Kerim de Allah söyle buyuruyor…
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla,bir de mallar,canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz..Sabredenleri müjdele.Onlar,başlarına bir musibet gelince ,”Biz şüphesiz Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz “derler..
İşte Rableri katında Rahmet ve Merhamet onlaradır.Doğru yola ulaştırılmış olanlarda işte bunlardır.. “(Bakara ,2/155-157 )
Sabır insanı olgunlaştırır ,geliştirir,ve güçlendirir..
Namaz ise,Allah’a kulluğun ,teslimiyetin,ve nimetlere şükrün en yüksek ifade biçimidir…
Dünya yaşantısında insanın değişik zamanlarda değişik sıkıntılarla karşılaşması muhtemeldir..
Bu sıkıntılar sebebiyle insanın bir çıkmaza sürüklememesi ve tahammül göstermesi sabrının derecesine bağlıdır…
İradesine hakim bir mü’minin her musibette bir hayrın saklı olduğunu düşünerek,teselli bulması muhakkaktır..
Basiret sahibi,olgun mü’min geçici sıkıntılarını kalıcı sevinçlerin takip edeceğini bilir…
“Erkek olsun, kadın olsun, bir mü’min olarak kim salih bir amelde bulunursa,
hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını,
yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz.” (Nahl Suresi, 97)


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
11/8/2009 · Kategori: ISLAMDA GENEL KONULAR

Mânâ ve Önemi:
Zikrin mânâsı, Allah-u Teâlâ’nın yüceliğini meth-ü senâ etmek maksadı ile dilden ve gönülden gelen güzel kelimelerle anmak demektir.
Zikrullah; mârifetullah yolunun esası, kalbin ve ruhun kavuşturucusudur.
Zikrullah; kalplerin nuru, ruhların huzurudur. Gözlerin cilâsı, her derdin devâsıdır.
Zikrullah; kalbe itminandır, enistir, en iyi arkadaştır, bir müminin bütün hayatını kaplar.
Zikrullahla meşgul olmak, kâlbin düzelmesinin aslıdır. Kalbe ferahlık ve genişlik verir, kalpte inşirah hâsıl olur.
Geceleri zikrullahla ihyâ etmek, amellerin üstünü, hallerin en güzelidir.
Zikrullah ile gönül mâsivâdan, her türlü pisliklerden temizlenir. Zikrullahla kalbi mâmur olanın iş ve ahlâkı güzel olur. Zikrullah velâyet alâmetidir.
Zikri Allah olanın fikri de Allah olur. Zikrullaha devam etmek Allah dostlarının âdetidir, Allah-u Teâlâ’nın bir nimetidir. Hakk’ı zikredeni Hakk da zikreder, Hakk ile ünsiyet kurar, kurbiyet peyda eder, af ve mağfiret kapılarının en büyüğü o sayede açılır.
Zikrullah rızkı celbeder. Allah-u Teâlâ rızık sebeplerini halkeder, kişi kolaylıkla rızkını temin eder.
Zikrullah kişiye mehabet, halâvet ve güzellik verir. Zikrullahla meşgul olanların kalpleri kuvvetli olduğu gibi, bedenleri de kuvvetli olur.
Zikrullah insanı ilâhî azaptan kurtaran yegâne ibadettir. Hata ve günahları giderir, kötülükleri iyiliğe çevirir.
Zikrullah meclisleri, meleklerin de katıldığı mahallerdir. Zikrullah meclisleri, meleklerin zikredenleri ziyaret ve tavaf etmelerine sebep olur.
Zikrullaha devam edenler kıyamet gününde korkudan, hasret ve pişmanlıktan yana emin olurlar.
Zikrullah ile meşgul olanlara, kendileri istemeden de daha üstünü verilir.
Zikrullah kul ile cehennem arasında siperdir. Allah-u Teâlâ zikreden kulunu sevinç ve sürura garkolmuş bir halde cennetine koyar.
Herşey fânidir, zikrullah bâkidir.
İlâhî Emir:
Zikrullah ilâhî bir emir gereğidir. Yüce dinimizin emir buyurduğu ne kadar ibadet varsa hepsi de zikrullahın ikamesi ve icrâsı içindir.
Allah-u Teâlâ Kur’an-ı kerim’inde:
“Benim zikrim için namaz kıl!” (Tâhâ: 14)
Âyet-i kerime’si ile dinin direği ve temeli, ibadetlerin rehberi olan namazı emretmiş olduğu gibi:
“Ey iman edenler! Allah’ı çok çok zikredin.” (Ahzab: 41)
Âyet-i kerime’si ile de kendisini zikretmeyi emretmiştir. Namaz da ilâhî bir emirdir, zikrullah da ilâhî bir emirdir.
Âyet-i kerime’de:
“Zikrullah elbette en büyük (İbadet)tir.” buyuruluyor. (Ankebut: 45)
Zikrullahtan daha büyük, daha üstün bir şey yoktur. Amellerin en yücesi, en iyisidir.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“-Müferridler yarışı kazandılar!”
“-Müferridler kimlerdir yâ Resulellah?”
“-Onlar o kimselerdir ki, Allah-u Teâlâ’nın zikrine bütün benlikleri ile dalmışlardır, başka şeylerle uğraşmazlar.
Bu zikir onlardan yüklerini indirmiştir, kıyamete hafif olarak gelirler.” (Hâkim)
Dönüşü olmayan bir günde hafif olmak, hiç şüphesiz ki bahtiyarlıkların en büyüğüdür
Zikrullah ve Şükür:
Zikrullah, hidayete ermenin bir şükran ifadesidir:
“O size nasıl hidayet ettiyse, siz de O’nu öylece zikredin. Bundan önce siz sapıklardan idiniz.” (Bakara: 198)
Câhillerden idiniz, Allah-u Teâlâ’yı nasıl zikredeceğinizi bilmiyordunuz. Şimdi ise hidayete ermiş bulunuyorsunuz. Hidayet ve iman nimetine karşılık O’na şükrediniz.
Kudsî Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:
“Ben kulumun zannına göreyim, beni zikrettiği yerde ben onunlayım. Kulum beni kendi içinde zikrederse, ben de onu kendi nefsimde zikrederim. Beni toplulukta zikrederse, ben de onu daha hayırlı bir toplulukta zikrederim.” (Buhârî)
Bir kul için bundan daha sevindirici bir müjde olamaz
Kalplerin Şifâsı:
Zikrullah; dinimizin emri, imanın alâmeti, ibâdetlerin beyni, aklın nuru, kalbin cilâsı, ruhun hayatı, gönlümüzün miracı ve her derdin ilâcıdır.
Hadis-i şerif’te:
“Zikrullah kalplerin şifâsıdır.” buyuruluyor. (Münâvî)
Zikir nurdur, zikrullahla meşgul olanın içi nurlanır. İç nurlanınca hikmet husule gelir.
Zikrullah, kulu gafletten koruyan mânevî bir zırhtır.
“İnsan bir şeyi severse dâima onu anar.” (C.Sağîr)
Hadis-i şerif’i mucibince, bir şeyi seven onu hiç dilinden düşürmez. Yani bir insan Allah-u Teâlâ’yı çok zikretmezse sevgi iddiâsında yalancıdır.
Allah-u Teâlâ zikreden kulunu şu ilâhî iltifatlarla taltif buyurur:
“Kulum beni zikredip dudaklarını benim için kıpırdattığı müddetçe ben kulumla beraberim.” (İbn-i Mâce)
Zikrullah hayata hayat katar, kabre aydınlık, ahirete azık hazırlar.
“Bir kul benim zikrimle meşgul olmasından dolayı kendi ihtiyaçlarının talebini unutursa ben o kuluma kendisi istemezden önce in’am ve ihsan ederim.” (Tirmizî)
Allah-u Teâlâ’nın rahmet hazinelerinin sonu yoktur. Sadece ahirette değil, dünyada da huzurlu bir hayat bahşeder.

Allah-u Teâlâ’nın Kulunu Anması:
Zikrullah taatlerin efdalidir. Çünkü zikrin sevabı Allah-u Teâlâ’nın kulunu zikretmesidir.
Âyet-i kerime’sinde:
“Siz beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim.” buyuruyor. (Bakara: 152)
Bu Âyet-i kerime’ye birçok mânâlar verilmiştir.
Şöyle ki;
Bana itaat ederek siz beni zikrediniz, ben de sizi rahmetimle mağfiretimle zikredeyim.
Siz beni duâ ile zikrediniz, ben de isteklerinizi size vererek sizi zikredeyim.
Siz beni övgü ile zikrediniz, ben de sizi övgü ile nimetlerle zikredeyim.
Siz beni ihlâs ile zikrediniz, ben de sizi halâsla, kurtuluşla zikredeyim.
Siz beni dünyâda zikrediniz, ben de sizi ahirette zikredeyim.
Siz beni refahınız rahatınız zamanında zikrediniz, ben de sizi belâ ve musibete uğradığınız zaman zikredeyim.
Siz beni ibadetle zikrediniz, ben de sizi yardımımla, inayetimle zikredeyim.
Siz beni yolumda cihadla zikrediniz, ben de sizi hidayetimle zikredeyim.
Siz benim ulûhiyetimi kabul ederek zikrediniz, ben de sizi kulluğa kabul ile zikredeyim.
Her ibadetin belli bir şartı olduğu halde, zikrullah için hiçbir şart yoktur. Ayakta, oturarak, yatarak bile zikretmek câizdir. Abdestli olmak efdal olduğu halde, abdestsiz olarak da yapılabilir.
En Büyük Kalkan Zikrullah:
Şeytanın nüfuzundan ve vesvesesinden korunmak için zikrullah en büyük kalkandır.
Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Takvâya erenler, şeytan tarafından bir vesveseye uğrayınca Allah’ı zikrederler. Bir de bakarsın ki onlar gerçeği görüp bilmişlerdir bile.” (A’raf: 201)
Kendi hatalarının nerede olduğunu ve şeytanın hilesinin nereden geldiğini görürler ve hemen yanlıştan sakınırlar. Böylece Allah-u Teâlâ tarafından kendisine ihsan edilen basiretleri daha da artmış olur.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Şeytan insanoğlunun kalbine nüfuz etmek için istilâ eder. Lâkin kalp Cenâb-ı Allah’ı zikredince ümitsiz olarak geri çekilir. Unutursa istilâ eder.” (Nevâdir-ül usûl)
Zikrullah şeytanı uzaklaştırır, Allah-u Teâlâ’nın hoşnutluğunu kazandırır.
Allah-u Teâlâ zikrullaha devam eden kimseden şeytanı nasıl uzaklaştırırsa, zikrullahtan gafil olan kimseye de şeytanı arkadaş yapar:
“Kim Rahman olan Allah’ın zikrinden göz yumarsa, biz ona şeytanı musallat ederiz. Artık o onun ayrılmaz bir arkadaşıdır.” (Zuhruf: 36)
Dünyada da ahirette de onunla birlikte olur. Dünyada onu masiyete iter, kıyamet gününde onunla birlikte cehenneme girer
.
HADİS-İ ŞERİF’LER
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz insan hayatının her safhası için müstesnâ bir numunedir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Andolsun ki Resulullah sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı arzu edenler ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir numunedir.” buyuruyor. (Ahzab: 21)
Allah-u Teâlâ’yı çok çok zikreden müminler, böyle bir zikr-i kesirle Resulullah Aleyhisselâm’a uymuş ve onu kendilerine numune edinmiş olurlar.
O Resulullah Aleyhisselâm ki zikrullahın fazilet ve meziyetini Hadis-i şerif’lerinde şöyle beyan buyurmaktadır:
“-Amellerinizin en hayırlısını, Melik’inizin katında en temizini, derecelerinizde en yükseğini, altın ve gümüş infâk etmenizden daha hayırlı, düşmanlarınızla karşılaşıp boyunlarını vurmanız ve onların da sizin boynunuzu vurup şehit etmelerinden daha hayırlı olan bir işi haber vereyim mi?”
“-Evet yâ Resulellah!”
“-Allah-u Teâlâ’yı zikretmektir.” (Tirmizî)
Bir kimse: “Yâ Resulellah! Hangi cihadın ecri daha büyüktür?” diye sordu, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Allah-u Teâlâ’yı en çok zikredenlerinki.” buyurdu.
Bundan sonra namaz kılanlar, zekât verenler, hacca gidenler ve sadaka verenler için de aynı soruyu sordu. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de hepsine aynı cevabı verdi.
Bunun üzerine Hazret-i Ebu Bekir -radiyallahu anh-, Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-e:
“Hayırların hepsini Allah-u Teâlâ’yı zikredenler alıp gitti.” dedi.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de: “Evet” buyurdu. (Ahmed bin Hanbel)•
Abdullah bin Busr -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:
“En hayırlı amel, dünyadan ayrılırken dilinin Allah’ın zikriyle meşgul olmasıdır.” (Câmiüs’sağîr: 4025)
Enes -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:
“Allah’ı zikreden bir cemaatle sabah namazı vaktinden güneş doğuncaya kadar birlikte oturmam, bana İsmail oğullarından dört tanesini azat etmemden daha sevgili gelir.
Allah’ı zikreden bir cemaatle ikindi namazı vaktinden güneş batımına kadar oturmam dört kişi azat etmemden daha sevgili gelir.” (Ebu Dâvud: 3667)
“Şüphesiz ki her şeye cilâ verecek bir âlet var, kalbin cilâsı ise zikrullahtır.
Azaptan kurtulmak için zikrullah gibi birşey olamaz. Meğer ki kılıcın kırılıncaya kadar Allah yolunda muharebe etsen dahi.” (Câmiüs’sağir)
Savaşta ölen şehit olur, Allah katında büyük bir mertebeye erer. Nefsine mağlup olan bir kimse ise ahirette büyük azaplarla karşılaşır. Bunun içindir ki nefis terbiyesinde büyük bir âmil olan zikrullahın fazileti bu kadar büyüktür.
Abdullah bin Ömer -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:
“Gafiller arasında Allah’ı zikreden, cihaddan kaçanlarla birlikte kaçmayıp vuruşmaya devam eden gibidir.
Gafiller arasında Allah’ı zikreden, karanlık evdeki kandil gibidir.
Gafiller arasında Allah’ı zikreden, şiddetli soğuktan yaprakları dökülmüş ağaçlar arasında yemyeşil duran ağaç gibidir.
Gafiller arasında Allah’ı zikreden kişiye Allah cennetteki yerini ölürken gösterir.
Gafiller arasında Allah’ı zikreden kimsenin, bütün insanlar ve hayvanlar adedince günahlarını affeder.” (Câmiüs’sağîr: 4311)
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Kim bir yere oturur ve orada Allah’ı zikretmez (hiç zikretmeden kalkar) ise, Allah’tan ona bir noksanlık vardır.
Kim bir yere yatar, orada Allah’ı zikretmezse, ona Allah’tan bir noksanlık vardır.
Kim bir müddet yürür ve bu esnâda Allah’ı zikretmezse, Allah’tan ona bir noksanlık vardır.” (Ebu Dâvud: 4856 - 5059)
Ebu Ümame -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Kim yatağına temiz (abdesli) olarak girer ve uyku bastırıncaya kadar Allah’ı zikrederse gecenin herhangi bir saatinde uyanıp da Allah’tan dünya veya ahiret hayırlarından bir şey isterse Allah-u Teâlâ istediğini mutlaka ona verir.” (Tirmizi: 3525)
“Rabbini zikredenlerle etmeyenlerin misali, diri ve ölü gibidir.” (Buhari)
Zikrullah ile mânevî gıdasını alan ruhlar dirilir, alamayan ruhlar ölür. Zikrullah, ruhun hayatı için, balığın suya duyduğu ihtiyaç gibidir.
“İçerisinde Allah zikredilen ev ile zikredilmeyen evin misali, diri ile ölü gibidir.” (Buharî)
İhlâsla zikrullaha devam edenler bütün bu faziletlere erdikleri gibi, zikrullah yapılan mahaller de bu faziletten nasiplerini almaktadırlar.
Ümmü Hânî -radiyallahu anhâ-dan rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“‘Lâ ilâhe illâllah’ kelimesini hiçbir amel faziletçe geçemez ve bu kelime hiçbir günah bırakmaz.” (İbn-i Mâce: 3797)
Muaz bin Cebel -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:
“Cennet sakinleri, Aziz ve Celil olan Allah’ı zikretmeden geçirdikleri bir anın dışında hiçbir şeye teessüf etmeyeceklerdir.” (Câmiüs’sağîr: 7701)
ZİKRULLAH’TAN KAÇANLAR
VE
KARŞI ÇIKANLAR
Zikrullahla hayat bulanlar Kur’an-ı kerim’de övülürken, diğer taraftan zikrullahı sevmeyenler ve karşı çıkanlar Âyet-i kerime’lerde kınanmakta ve zemmedilmektedir:
“Allah ortaksız olarak zikredildiği zaman ahirete inanmayanların kalpleri nefretle çarpar.” (Zümer: 45)
Bu tiksinti ve nefretin sebebi, Allah-u Teâlâ’yı ve ahiret gününü inkâr etmelerinden dolayıdır.
Onların kalbi kalp olmaktan çıkmıştır. Vicdanları da vicdan olma hususiyetini yitirmiş, çürümüş ve bozulmuştur.
“Şeytan onlara galebe çaldı ve zikrullahı onlara unutturdu. İşte onlar şeytandan yana olanlardır.” (Mücâdele: 19)
Şeytan onların kalplerini öyle bir istilâ etmiştir ki, onlara zikrullahı unutturmuştur. İşte şeytan, hâkimiyeti altına aldığı kimselere böyle yapar.Ì
“Kalpleri Allah’ı zikretmeye kaskatı olan kimselere ise yazıklar olsun! Onlar apaçık dalâlet içindedirler.” (Zümer: 22)
İşte o kalpleri katılaşmış kimseler, açık bir şekilde Hakk’tan uzaktırlar. Kalpleri yumuşamaz, korkmazlar, anlamazlar, farkına varmazlar.
“Kim Rabbinin zikrinden yüz çevirirse, Rabbi onu gittikçe artan bir azaba uğratır.” (Cin: 17)
Öyle bir azapla muazzeb olunurlar ki, o azapla hiçbir zaman rahat görmezler. Şiddetli azapları artar durur.
“Kalbini zikrimizden gafil kıldığımız, hevâ ve hevesine uymuş, haddi aşmış kimselere boyun eğme.” (Kehf: 28)
Onlar iradelerini iyiye, doğruya ve güzele sarfetmedikleri için, Allah-u Teâlâ kalplerini zikrullahtan gafil kılmış, şeytanın vesveselerine terketmiştir.
“Bizim zikrimize iltifat etmeyen ve dünyâ hayatından başka bir şey istemeyen kimseden yüz çevir.” (Necm: 29)
Ümmet-i Muhammed’e bu bir emirdir. Zikrullahtan kaçınan kimselerden kaçınmak lâzımdır. Onlar ezelî istidatlarını kaybetmişlerdir.
“Sen Allah de, sonra bırak onları, daldıkları bataklıkta oynayadursunlar.” (En’am: 91)
Allah-u Teâlâ’nın zikrinden yüz çeviren, Rabbi ile râbıtasını koparan kimseler hakkında Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Kim benim zikrimden yüz çevirirse, onun hakkı da dar bir geçimdir.” (Tâhâ: 124)
Bu gibi kimseler her ne kadar bolluk içinde olsa da, müreffeh bir hayat yaşıyor görünse de, onun hayatı sıkıntılarla, şüphelerle ve darlıklarla doludur. Onun iç huzuru ve gönül ferahı yoktur. Kararsızlıklar ve dengesizlikler içinde bocalar durur.
Allah-u Teâlâ münâfıklar hakkında ise Âyet-i kerime’sinde:
“Onlar Allah’ı pek az zikrederler.” buyurmuştur. (Nisâ: 142)
Allah-u Teâlâ:
“Onlar Allah’ı unuttu, Allah da onları unuttu.” (Tevbe: 67)
Âyet-i kerime’si ile münâfıklar Allah’ın zikrinden gafil oldukları için, onları lütuf ve ihsanlarından mahrum bıraktığını beyan buyurmaktadır.
Allah-u Teâlâ’nın bir kulunu sevmesi, muhakkak ki o kulun zikrullahı sevmesi ve iştigal etmesi ile kâimdir. Etmeyenlerin ise cezalandırılacakları vaad ve vaîdinin bir neticesidir.
Musa Aleyhisselâm Allah-u Teâlâ’ya hitaben: “Yâ Rabbi! Ben istiyorum ki kullarından kimi sevdiğini bileyim de, ben de onu seveyim.” dedi.
Allah-u Teâlâ buyurdu ki:
“Beni çok zikreden kulumu gördüğün zaman bil ki ben onu severim. Beni zikretmeyenleri de gördüğün zaman anla ki ben ona buğzederim.” (Tirmizî)
Hâlik’ın mahlûkunu sevmesinin fevkinde bir güzellik, O’nun gadabının üstünde de bir çirkinlik düşünülemez.
Allah-u Teâlâ Kur’an-ı kerim’inde:
“Allah’ı unuttuklarından dolayı Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın, onlar fâsıkların ta kendileridir.” (Haşr: 19)
Âyet-i kerime’si mucibince, zikir ve fikirden gafil olan müminleri fâsık kelimesi ile vasıflandırıyor.
ZİKRULLAH’IN KISIMLARI
Zikrullah beş kısma ayrılır:
1. Umum müslümanların zikri.
2. Tarikat ehlinin zikri.
3. Hakikat ehlinin zikri.
4. Marifetullah ehlinin zikri.
5. Hass’ül-has olanların zikri
.
1. UMUM MÜSLÜMANLARIN ZİKRİ:
Allah-u Teâlâ mümin kullarına zâtını çokça zikretmelerini bildirerek, mal ve evlâtlara aldanma hususunda münafıklara benzemekten onları sakındırmaktadır:
“Ey iman edenler! Ne mallarınız ne evlatlarınız sizi zikrullahtan alıkoymasın.
Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır.” (Münâfikûn: 9)
Zikrullahı bırakıp da dünya hayatının geçici zevklerine aldananların, ahirette çok büyük kayba uğrayacakları şüphesizdir.
Allah-u Teâlâ’ya gerçekten iman eden müminler zikrullah ile memurdurlar. Çünkü zikrullah imanın alâmeti, ibadetlerin özüdür, bütün usül ve kaidelerin başıdır.
Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Onlar ayakta iken, otururken, yanları üzerinde yatarken Allah’ı zikrederler.” (Âl-i İmran: 191)
Kalplerini zikrullahın nuru ile tenvire çalışırlar.
Bu Âyet-i kerime umuma, yani bütün iman edenlere şâmildir.
Her ibadetin belli bir şartı olduğu halde, zikrullah için hiçbir şart yoktur. Ayakta, oturarak, yatarak bile zikretmek câizdir. Abdestli olmak efdal olduğu halde, abdestsiz olarak da yapılabilir.
Namaz da zikrullahın şümulüne girdiği halde, Allah-u Teâlâ Mâide sûre-i şerif’inin 91. Âyet-i kerime’sinde “Zikrullah” ile “Namaz”ı ayrı ayrı beyan etmiştir:
“Şeytan, içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi zikrullahtan ve namazdan alıkoymak ister.” (Mâide: 91)
İnsan zikrullahtan ve namazdan uzaklaşınca, artık her günah işlenir, ne din kalır ne de iman, ne dünya kalır ne de ahiret.
Bir Âyet-i kerime’sinde de şöyle buyuruyor:
“Namazı bitirdiğiniz zaman, ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzerinde yatarken de Allah’ı zikredin.” (Nisâ: 103)
Bu emre uyan ve gereğini icrâ edenler Hakk’ın sevgisini kazanırlar.
Namaz ibadetlerin büyüğüdür, fakat her zaman kılınmaz. Zikrullah ise ayakta iken, otururken, yatarken... her zaman yapılabilir.
Namazın zikrullaha vesile olduğuna dâir Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Eğer korkarsanız, yaya yahut binek üzerinde (namazınızı) kılın. Emniyete kavuştuğunuzda, bilmediklerinizi size öğrettiği gibi Allah’ı zikredin.” (Bakara: 239)
Allah-u Teâlâ’yı zikretmek; kaleleri olan, yakınlarında da düşmanları olan ve kalenin içine girerek, kapıları kapatıp kendilerini düşmandan koruyan topluluğa benzer.
Hem zikrullah hem de cihad en yüksek mertebedir. Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Ey iman edenler! Düşman topluluğu ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı çok zikredin ki umduğunuza kavuşabilesiniz.” (Enfâl: 45)
Dünyada da ahirette de muvaffakiyetlere, saâdet ve selâmete eresiniz.
Allah-u Teâlâ:
“İman edenlerin zikrullah için kalplerinin saygı ile yumuşaması zamanı hâlâ gelmedi mi?” (Hadid: 16)
Âyet-i kerime’si ile müminlerin kalplerini Allah’ın zikrine vermelerini emir buyurmaktadır. Kalplerin Hazret-i Allah’tan gafil olma tehlikesinden korunması, ancak zikrullah ile mümkündür.
Zikrullah ibâdetlerin en kolayı ve fakat en faziletlisidir. Böylesine faziletli ve yüce olunca, elbetteki zikredenler de insanların en yücesi olur.
Allah-u Teâlâ diğer birçok Âyet-i kerime’lerinde zikrullahı teşvik buyurarak, zikrullahla meşgul olanları meth-ü senâ etmiştir:
“Öyle erler vardır ki, onları ne bir ticaret ne de bir alış-veriş zikrullahtan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoymaz.
Onlar gönüllerin ve gözlerin halden hâle döneceği günden korkarlar.” (Nur: 37)
Şurası unutulmamalıdır ki, ahiret kazancı ve ahiret zenginliği dünyadan çok daha hayırlıdır. Dünya kazançlarının faydaları ömürle sona erer. Dünyada kazanıp ahirette iflâs etmek akıl kârı değildir.
“Allah’ı çok zikreden erkek ve kadınlara, Allah mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzâb: 35)
O mükâfatın dünyada iken tasavvuru mümkün değildir.
“Onlar bir kötülük yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı zikrederek hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler.” (Âl-i imran: 135)
Allah-u Teâlâ’nın azametini ve kendisine isyan edenlere hazırladığı azabı hatırlar, günahtan uzak dururlar. Yaptıklarına pişman olup, affedilmelerini dilerler, günahlarını kapatacak iyiliklere koşuşurlar.
2. TARİKAT EHLİNİN ZİKRİ:
Tarikat, kelime mânâsı itibariyle yol demektir. Tasavvuf dilinde ise Allah-u Teâlâ’yı bilmek, bulmak ve yaklaşmak için takip edilen ibadet yolu mânâsına gelir. Her müslüman için zaruri bir yoldur.
Allah-u Teâlâ:
“Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik.” buyuruyor. (Mâide: 48)
Âyet-i kerime’de geçen “Minhac”ın mânâsı “Münevver bir yol”dur.
İmanın kemâle ermesi için münevver olan yola girilmesi lâzımdır.
Bedeni hastalıkların teşhis ve tedavisi için hâzık bir tabibe müracaatı emir buyurmuş olan Nebiyy-i zîşân -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hazretleri, mânevî hastalıklardan kurtulmak için de mânevî bir tabibe, Rabbânî bir âlime başvurmayı dini bir ihtiyaç olarak göstermiştir.
Tarikat ehline “Cehrî zikir” verilir. Bu zikre “Zâhirî zikir” de denilir. Mürid tekâmül ettikçe, kalbî zikre nâil olabilmek için yavaş yavaş hafî zikre alıştırılır.
Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Gerçek müminler o kimselerdir ki, Allah zikredilince kalpleri titrer.” (Enfâl: 2)
Gönüllerini rahmet ümidi ve muhabbet heyecanı kaplar, muhabbetle karışık bir korku sarar. Allah-u Teâlâ’nın izzet ve celâlinden, kahır ve galebesinden dolayı korkuya kapılarak ürperir.
Allah-u Teâlâ her şey için bir sebep yaratmıştır. Muhabbetullah’ın husulüne sebep de zikrullahtır. O’nun sevgisine nâil olmak isteyenler zikrullaha devam etmelidirler. 
ZİKRULLAH İÇİN TEŞKİL EDİLEN HALKALAR
Zikrullah yapılan mahaller cidden çok kıymetlidir. Nasıl ki yıldızlar yerden tane tane görülüyorlarsa, melekler de zikir meclislerini böyle yıldız gibi tane tane görürler. Yukarıdan o güzelliği seyrederler.
Zikrullah’ın topluca icrası için teşkil edilen halkaların fazileti hakkında da birçok Hadis-i şerif’ler mevcuttur.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivâyet edildiğine göre; Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Allah-u Teâlâ’nın yollarda dolaşıp zikir ehlini arayan melekleri vardır. Onlar Aziz ve Celil olan Allah’ı zikreden bir topluluğu bulunca: ‘Aradığınız buradadır.’ diye birbirlerini çağırırlar. Hepsi orada toplanıp onları dünyâ semâsına kadar kanatları ile çepeçevre kuşatırlar. Cenâb-ı Hakk onların hallerini meleklerden daha iyi bildiği halde sorar:
–Kullarım ne söylüyor?
–Seni tesbih edip zikrediyorlar. Tekbir getirip hamd ve senâ ediyorlar.
–Onlar beni gördüler mi?
–Hayır, vallahi seni görmediler!
–Beni görecek olurlarsa ne yaparlar?
–Sana daha çok ibadet eder, daha çok hamd ve senâda bulunurlar, daha çok tesbih ederler.
–Kullarım benden ne diliyorlar?
–Cenneti istiyorlar.
–Onlar cenneti gördüler mi?
–Hayır, vallahi görmediler!
–Görecek olurlarsa ne yaparlar?
–Cennete karşı daha düşkün, onu istekte daha kuvvetli ve ona rağbetleri daha büyük olurdu.
–Peki neden korkup bana sığınıyorlar?
–Cehennem ateşinden.
–Onu gördüler mi?
–Hayır, vallahi görmediler!
–Ya görselerdi?
–Ondan daha çok kaçar, daha çok korkarlardı.
–O halde sizler şahid olun ki, ben bu zikir meclisinde bulunanları mağfiret ettim.
Bunun üzerine meleklerden birisi der ki:
–Onların içindeki falan kimse onlardan değildir. O zikir için değil, şahsi bir iş için gelmişti.
Allah-u Teâlâ şöyle buyurur:
–Onlar öyle kâmil kimselerdir ki; onların meclisinde bulunan şâki olmaz sevaptan mahrum kalmaz.” (Buhari. Tecrid-i Sarîh: 2161)
Hadis-i şerif’ten anlaşıldığına göre;
Allah-u Teâlâ’yı zikretmek için bir araya gelmek çok faziletlidir. Zikrullah için toplanan sulehanın arasına katılan kimseler, aslında zikrullah için gelmemiş olsalar bile, aynen diğerleri gibi Allah-u Teâlâ’nın lütfedeceği her türlü lütuflardan istifade ederler.
Melekler zikrullah için toplanan kimseleri çok sevmekte, onlara yakından ilgi göstermektedirler.
Rahmet-i ilâhi’nin içinde bulunan insanlar sudaki balıklar gibidirler. İnsan da böyledir. Onun rahmet olduğunu dilediği kimseler görür.
•
Enes -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:
“Cennet bahçesine uğradığınız zaman meyvelerinden yiyiniz.
– Yâ Resulellah! Cennet bahçesinden murad nedir?
Zikrullah için teşkil edilen halkadır.” (Tirmizî)
Zikrullah için toplanmanın faziletine Hadis-i şerif’te dikkat çekilmekte ve buna teşvik edilmektedir.
Toplu yapılan zikrullah, ayrıca İslâm’ın ruhu olan uhuvvet ve kaynaşmayı temin eder.
•
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Ashâbından halka kurmuş bir cemaatin yanına geldi. “Niçin oturuyorsunuz?” diye sordu. Onlar da: “Bizi İslâm’a hidayet etmesinden ve bize bunu ihsân buyurmasından dolayı, Allah’ı zikir ve O’na hamd-ü senâ etmek için oturmuş bulunuyoruz.” dediler.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz: “Sırf bu sebeple mi oturdunuz?” diye yemin verdi. “Evet” dediler, “Vallahi biz ancak zikir için oturduk.”
Bunun üzerine Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurdular:
“Ben size inanmadığım için yemin vermedim. Lâkin bana Cebrail Aleyhisselâm geldi ve Allah’ın sizlerle meleklerine iftihar ettiğini haber verdiği için yemin vererek sordum.” (Müslim: 2701)
•
Ashâb-ı kiram’dan Şeddad bin Evs -radiyallahu anh- ile Ubâde bin Sâmit -radiyallahu anh- buyururlar ki:
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ile beraber bulunuyorduk. “Aranızda garip yani ehl-i kitap var mı?” diye sordu. “Hayır” dedik. Bunun üzerine kapıların kapatılmasını emretti ve “Lâ ilâhe illâllah deyiniz.” buyurdu. Bir saat kadar birlikte “Lâ ilâhe illâllah” dedik.
Resulullah Aleyhisselâm sonra da:
“Allah’a hamdolsun, sen beni Kelime-i tevhid’le gönderdin ve beni bununla memur kıldın. Cenneti de bana bunun üzerine vaad ettin, şüphesiz ki sen vaadinden dönmezsin.” diyerek duâ etti ve buyurdu ki:
“Müjdeler olsun, Allah Azze ve Celle sizi mağfiret etti.” (Ahmed bin Hanbel)
Zikrullah Allah-u Teâlâ’ya kurbiyeti sağlar, af ve mağfiret kapılarının en büyüğü o sayede açılır.
•
Ebu Müslim el-Eğarr -rahimehullah- der ki:
Ben şehâdet ederim ki Ebu Hüreyre ve Ebu Saîd-i Hudrî -radiyallahu anhümâ- Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in şöyle söylediğine şehâdet ettiler:
“Sırf Allah’ı zikretmek için bir mecliste oturanları melekler halka çevirerek kuşatırlar, ilâhî rahmet onları kaplar, üzerlerine sekinet ve vekar iner. Allah-u Teâlâ, katında bulunanlara onlardan bahseder.” (Müslim: 2700)
•
Abdullah bin Busr -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:
“Zikir ehlinin meclislerinin ganimeti cennettir.” (Câmiüs’sağîr: 5781)
3. HAKİKAT EHLİNİN ZİKRİ:
Hakikat ehli “Fenâfirrasûl”e varmış, kalbi “Mutmainne” olmuş kimselerdir.
Bir taraftan murakaba yaparlar, diğer taraftan Allah-u Teâlâ’yı tesbih ederler. İster zikr-i cehrî olsun, ister zikr-i hafî olsun.
Mürid “Seyr minallah”da yola çıkar, altı mektepten birincisi burada tamamlanır. Sonra “Seyr ilâllah”, “Seyr fillâh”, “Seyr billâh”, “Seyr anillâh” gibi Hakk’a tekarrubiyet seyirleri başlar.
Nefis kalpten, ruhtan, sırdan, hafâ ve ahfâdan çıkarıldığı gibi, murakabalar da tıpkı böyledir, sırayla gider. Murakabalardan geçtikçe iman tekamül eder, erişemediği yerlere eriştirilir. İç âleme o nisbette nüfuz eder.
Artık “Fenâfişşeyh” tahsili bitmiş, bizzat Seyyid-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin taht-ı terbiyesine mânen alınmış olur. Burada müride Kelime-i tevhid verilir.
Hakikat ehline “Hafî zikir” verilir. Bu zikire “Bâtınî zikir” de denir. Hafî zikir “Kalbî zikir”e geçişi sağlar.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Zikrin ekmeli hafi (gizli) ve rızkın efdali ise yetecek kadar olandır.” (Münavî)
Burada zikr-i hafîden maksad, zikr-i kalbidir. Zîra “İki kişinin dışına taşan her gizli şey yayılır.” sözü gereğince, dil ile yapılan bir zikir hiç olmazsa insanın sağ ve solunda bulunan meleklerle, beraberinde bulunan şeytan tarafından işitileceğinden zikr-i hafî değildir.
Kalp dile uyup, zikrullah dilden kalbe inerse kalbin zikri olur, el kârda gönül yarda olur.
Zikrullah Allah sevgisini tahrik ederek sonsuz bir şevk verir, zikrullahla kalpler arınır ve sükûn bulur:
“Onlar o kimselerdir ki iman etmişlerdir ve kalpleri zikrullahla mutmain olmuş, sükûn bulmuştur.” (Ra’d: 28)
İtminan, yerleşip sabitleşme demektir. Hiçbir şek ve şüphe bulunmayacak şekilde Allah-u Teâlâ’ya yakînen inanma şekline ermektir. Her türlü korku ve hüzünden sarsılmayacak şekilde emniyet elde etmektir.
Bu kalp huzuru ancak ve ancak zikrullahla husule gelir.
“Çok iyi bilin ki kalpler ancak zikrullahla itminana kavuşur, huzur bulur.” (Ra’d: 28)
Çünkü akıl kuvveti her neyi tasavvur edip düşünse, onun üstünde başka bir şeyin tasavvuruna intikal eder. Sebep ve neticeler silsilesinde her şeyden daha üstün olanına geçer. Bu ilerleme ile bütün ihtiyaçların kesilip sona erdiği öyle bir an gelir ki, Hakk’ta karar kılar. O noktada ihtiyaç durduğu için akıl da durur ve O’nunla yatışır. Azamet-i ilâhî karşısında her şeyin O’nun ve O’ndan olduğunu bildiği zaman, artık O’ndan başkasına geçmesi imkânsızdır. O’nun fevkinde bir şey talebine imkân olmadığından, kalpler zikrullahla mutmain olur, sükûna erer.
Bu gibi kimseler taraf-ı ilâhî’den şu hitapla taltif edilirler:
“Ey mutmain olan nefis! Sen O’ndan râzı, O senden râzı olarak dön Rabbine! Gir salih kullarımın içine, gir cennetime!” (Fecr: 27-30)
Bu hitap ona hem vefat ânında hem de kıyamet gününde söylenir.
4. MARİFETULLAH EHLİNİN ZİKRİ:
Marifetullah ehli, yarattığı her şeyde Allah-u Teâlâ’yı, eserini, âsârını tefekkür ederler.
Nitekim Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde akl-ı selim sahipleri için elbette deliller vardır.” (Âl-i imran: 190)
Ki bu deliller bütün kâinatın O’na mahsus olduğuna ve O’nun kudretinin kemâline, büyüklük ve azametine delâlet ederler.
Allah-u Teâlâ mütebâki Âyet-i kerime’lerinde tefekkür edenleri övmüştür:
“Onlar ayakta iken, otururken, yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler.” (Âl-i imran: 191)
Onlar “Ulül-elbâb”a varan ve bu Âyet-i kerime’nin sırrına mazhar olanlardır. Bu tefekkür, bu öz akıl sahiplerine mahsustur ve bu tefekkürü ancak onlar yaparlar.
•
Hafî zikir, kalbî zikrin köprüsüdür. Hafî zikre kalp alıştığı zaman, kendiliğinden zikir yapacak hale gelir. Bu ise marifetullah ehli içinde nadiren bulunan has kullara âittir.
Bu anlatılan “Kalbî zikir” ayrı bir zikirdir; “Yapılan” değil, “Akıtılan” bir zikirdir. Allah-u Teâlâ o has kulun kalbine zikri akıttığı zaman, kalp devrini alarak açılır. Suyun aktığı gibi, kalp kendiliğinden zikredecek hale gelir. Zorlamaya gerek kalmaz. Yürürken, uyurken, ölürken hep zikreder. Cehrî zikirden hafî zikre geçmenin sırrı budur.
Hafî zikirde sen zikir yapıyorsun. Senin zikrin su katmaktadır, pompayı çekmektedir.
Fakat kalbi zikirde Allah-u Teâlâ suyu akıtır, artık o suya su katmaya, pompayı çekmeye lüzum kalmaz. O akıntıyı verdiği için kalp kendiliğinden zikreder. Uyusa da, yürüse de, dursa da zikreder. Kişiye bağlı değil o hâl, Hakk’a bağlı.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:
“Gözlerim uyur kalbim uyumaz.” (Buharî)
O uyusa da uyumasa da kalp uyumuyor, hep zikrullah ile meşgul oluyor.
Hiç şüphesiz ki Resulullah Aleyhisselâm’daki hâl tamamen ayrıdır. Allah-u Teâlâ onu nurundan yarattığı için lâtif ve nurânîdir. Uyurken de görür. Ona verilen hiç kimseye verilmemiştir. Başkalarına benzeri verilmiştir.
•
Ashâb-ı kiram’dan Abdullah bin Hâris -radiyallahu anh-, melekler hakkındaki:
“Hiç ara vermeksizin, bıkıp usanmaksızın gece gündüz tesbih ederler.” (Enbiyâ: 20)
Âyet-i kerime’sini duyduğu zaman:
“Yâ Resulellah! Nasıl hiç zikirden ayrılmazlar, bir takım vazifeleri yapmaları onları meşgul etmez mi?” demiş.
Bunun üzerine Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Sen kimlerdensin?” diye sormuş. ‘Abdülmuttalip oğullarındanım.” deyince onu kendisine doğru çekmiş ve şöyle buyurmuş:
“Ey amcaoğlu! Allah insanlara nefesi nasıl vermiştir? Yersin içersin, gelirsin gidersin, amma nefes alırsın değil mi? Allah meleklere tesbihi de böylece vermiştir.” (Hülâsâtül-Ahbar)
5. HASS’ÜL-HAS OLANLARIN ZİKRİ:
Bu zikir Allah-u Teâlâ’nın Hass’ül-has kullarına âittir. Onlar Allah-u Teâlâ ile nefes alıp-verirler. Mukarrebûn diye tabir edilen zâtlar bunlardır, dünyada nâdir bulunurlar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:
“Rabbini gönülden, yalvararak, boynu bükük ve ürpererek hafif bir sesle sabah-akşam zikret!” (A’raf: 205)
Bu zikir, murakabanın en sonuna varan hususi kullarına bir emridir. Bu emirden anlaşılıyor ki, bu apaçık bir gönül zikridir. Zikirlerin en üstünü de budur. Buna ledünî zikir de denir.
Daha evvel murakaba yapıyordu Resulullah Aleyhisselâm’la beraber, şimdi ise Hakk ile beraber. O yalnız ve yalnız Hakk iledir. Hakk ile nefes alır, Hakk ile meşgul olur.
Allah-u Teâlâ murad ettiği kulunu cezbe ile çeker ve huzuruna alır. Bu Hass’ül-has’a âit bir husustur.
Murakaba’nın en sonuna varanlar Râbıta yapmaz, Murakaba da yapmaz. Onlar Allah-u Teâlâ’nın varlığı içine sığınır, nefeslerini Allah-u Teâlâ ile alır.
Farz-ı muhal ki bir fıçının içine girdin, fıçının içinde nefes alıyorsun ve zikrediyorsun. Dar ve kapalı yerde.
İşte onlar da Azamet-i ilâhî’nin varlığı içine girerler, nefeslerini alırken O’nun varlığı ile alırlar. Kendisi bile yok, ancak perdesi oradan alıyor. Nefeslerin en hayırlısı işte budur.
“İçinizde!... Görmüyor musunuz?” (Zâriyat: 21)
Âyet-i kerime’si burada tecelli eder.
O, Allah-u Teâlâ ile nefes alıyor. Sessiz, sedâsız, zikirsiz, murakabasız. Bu nefes Allah-u Teâlâ ile alındığı için zikrullahın en efdali olmaktadır ve gizli bir zikirdir. Onun Allah-u Teâlâ ile merbudiyeti vardır.
Fıçının içine girerken yine kalbî zikir vardır, nefes zikri değil. Allah-u Teâlâ ile hallendiği zaman nefes zikrine geçer.
Nefes ile zikir esnasında zikir yapılmıyor. Kalp zikir yapmıyor. O zaman alınan nefesler zikir yapıyor zaten. O her şeyden arınmış durumda, Allah-u Teâlâ ile nefes alıyor. Bu ise nefesle zikir oluyor. Çünkü O’nunla nefes alıyor.
“Cehrî zikir” tarikat ehli tarafından; “Hafî zikir” hakikat ehli tarafından; “Kalbî zikir” marifetullah ehli tarafından biliniyorsa da; bu beşinci kısım zikrullah Hass’ül-has kulların bilebileceği bir ilimdir.
Her şey duruyor, o Allah-u Teâlâ’ya, azametine sığınıyor ve O’nunla nefes alıyor. Onun zikri o oluyor.
Ve fakat bu nefes zikrine mazhar olanlar, kendisinin bir maskeden ibaret olduğunu bilen ve görenlerdir. Bu zikir yalnız onlara mahsustur, halk tarafından bilinen bir zikir değildir.
O Hakk’a varmış, kendisinin bir perdeden ibaret olduğunu görmüştür. Bütün iş ve icraatları Hakk iledir ve Hakk içindir.
Bu zikir dahi iki türlüdür:
Kapalı bir yerde olduğu halde; Cehrî zikir de yapılabilir, Hafî zikir de yapılabilir.
Asıl sır şu Âyet-i kerime’de gizlidir:
“Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kaf: 16)
O sana senden yakındır. O zaman sen bir fıçı mesabesindesin, bir perde mesabesindesin, bir kapak mesabesindesin. İçinde O var.
Bu nefes zikri bunu böyle bilip görenlere mahsustur. Allah-u Teâlâ ile nefes alıp veriyorsun. Bu ise sana senden yakın olanla nefes alıp vermen demektir.
Nefes zikri ile meşgul olan, O’nunla nefes aldığı için, hiçbir vasıta araya giremez. Dıştan hücüm etmeye çalışır, fakat içeriye girmesi mümkün olmaz. Rabıtaya da benzemez bu. Çünkü râbıtada melek de girebilir, şeytan da girebilir, karıştırır.
Bu zikir ise öyle değildir. Hass’ül-has olanın Allah-u Teâlâ ile irtibatı var, O’nunla nefes alıyor. Onun içindir ki dıştan hiçbir şey oraya müdahele edemez.
Nefes zikrinin hakikatına vâsıl olanlar, kendisinin bir kefen olduğunu kabul eder. Bir kefen ile içindeki kimse ne ise, Allah-u Teâlâ ile onun arası da odur.
Bu zikre oturan öyle oturur, kendisinin bir kefen olduğunu, bir elbise olduğunu bilir, içindeki ile nefes alır. O’nunla nefes aldığı zaman O’ndan hayat alır, içindeki ile zikreder. Bu zikir bâtının da bâtınıdır. “Hakk ile alınan nefes”in sırrı budur. O’nun Hakk ile irtibâtı var, kendisi yok Allah var.
Kendisinin kefen olduğunu bildiği zaman bu hâl tecelli eder. Allah-u Teâlâ ile irtibat kurar, O’nunla nefes alır.
Toplu yapılan cehrî zikirde kimisi zâhirde zikreder, zâhiri hareketler yapar. Kimisi bâtında zikreder, bâtınî zikir yapar.
Bâtınî zikir yapanın gayesi Hakk’tır, Hakk ile irtibat kurmaktır, uydum kalabalığa değildir. Zâhirî hareket yaparken aslını kaçırır, halka uyarsa Hakk ile irtibatı kaybeder.
Bu zikir ehline âittir, halk zâhirde zikirle meşgul olurken, o bâtın ile meşgul olur.•
Bu zikr-i şerif’e “Nefes zikri” denir. A’raf sûre-i şerif’inin 205. Âyet-i kerime’sinde geçen “Hafif ses” nefestir. Zikrin en efdali budur. Buna mazhar olanlar da yok denecek kadar azdır. Allah-u Teâlâ’nın kendisi için yarattığı kullara mahsustur.
Bu hususta bir misal verelim:
Zâhirî ilimlerde kemale eren Abdülhâlik Gücdüvânî -kuddise sırruh- Hazretleri bâtın yoluna meyletmişti. Bir gün tefsir okurken adı geçen A’raf sûre-i şerif’inin 205. Âyet-i kerime’si karşısına çıktı. Hocası Allâme Sadreddin’e sordu:
“Bu gizliliğin hakikatı ve gizli zikrin yolu nedir? Cehrî zikirde uzuvlar hareket eder, herkes duyar ve görür. Gizli zikirde ise dışarıdaki insanlar görmese bile, insanın içindeki şeytan görür.
Çünkü Hadis-i şerif’te şöyle buyurulmaktadır:
‘Şeytan âdemoğlunun kan damarlarında dolaşır.’ buyurulmaktadır. Bu durumda ne yapmak lâzımdır.”
Hocası hakkı sahibine teslim etti ve dedi ki:
“Bu sorunun cevabı ledün ilmi ile verilir. Bu da bizde yok. Çünkü o, Allah’ın veli kullarına has bir ilimdir. Şu kadar var ki Allah dilerse karşına bir veli kulunu çıkarır, o da sana gizli zikri öğretir.”
Gücdüvânî -kuddise sırruh- Hazretleri bu işaretten sonra Allah-u Teâlâ’nın, kendisine ilâhî sırları tâlim edecek bir zâtı bir gün karşısına çıkarmasını bekleyip durdu. Bir süre sonra karşısına Hızır Aleyhisselâm çıktı ve onu evlâtlığa kabul ederek gizli zikri tâlim buyurdu.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
9/8/2009 · Kategori: ISLAMDA GENEL KONULAR

Allah'ı sevmek, O'nu bilmeye ve tanımaya bağlıdır. Çünkü insan, ancak bildiğini ve tanıdığını sever. Bir İslâm büyüğü olan Hasan Basri'nin: "Rabbini bilen O'nu sever''1 sözü ne kadar güzeldir.
Allah Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de belirtilen sıfatları ile tanınır. 0, âlemlerin Rabbidir. Bütün alemleri yaratan ve yaşatan O'dur. O'ndan başka yaratıcı yoktur. Her şeyi gören ve bilendir. Yerde ve göklerde O'na saklı hiçbir şey yoktur. Her şeyi görür ve işitir. Hatta gönüllerde saklı olan şeyleri bile bilir. Rahman'dır, Rahim'dir, insanlara ve bütün canlılara sonsuz şefkat ve merhameti vardır. Yarattığı insanlardan O'na inanmayanları da yedirip içirmekte ve doyurmaktadır. İnsanları öldürüp sonra diriltecek ve huzurunda sorgulayacak olan O'dur. Emirlerine uyup yasakladıklarından sakınmış olanları cennetle ve cennetin sonsuz nimetleri ile mükafatlandıracak O'dur. Her şeye gücü yeter. Kâinatta olan her şeyi, güneşi de ayı da, denizleri ve nehirleri de hepsini insanoğlunun hizmetine veren ve emrine amâde kılan O'dur.
Bu sıfatlar, Allah'tan başka kimde bulunur? Hiç kimsede bulunmaz. En üstün yaratık olan insandaki yetenekleri insana veren O'dur. Bunun için insanoğlu yalnız O'na ibadet etmek ve her şeyden daha çok O'nu sevmek durumundadır.
Şüphesiz Allah-u Zülcelâl’in sevgisi, kulluğun en son makam ve en üstteki derecesidir. Tövbe ve sabır gibi diğer makamlar, bu son makama ulaşmak için basamaklardır.
Allah’ı sevmek,O’nun her emrine “Buyur Ya Rabbi,senin her emrine amadeyim” diyerek boyun eğmek,hayrın da şerrin de kendisinden geldiğinin bilincinde olmak
Allah sevgisinin aslı ve çekirdeği, bütün müminlerde vardır. Çünkü bunların sahip oldukları iman; marifet ve sevgiden oluşan bir cevherdir.
Ma’rifet, Allah-u Zülcelâl’i tanımak, muhabbet ise O’nu sevmektir. Bunları kemal (en üst olgunluk) derecesine ulaştırmak için çalışmak gerekir.
Allah-u Zülcelâl’i tanımak ve bilmek lazımdır. Çünkü O’nu sevmenin kuvveti, O’nu tanımanın ve bilmenin derecesiyle orantılıdır. İnsan başka şeyleri tanıdıkça sevgisi azalır, Allah-u Zülcelâl’i tanıdıkça da sevgisi artar. Bundan dolayıdır ki, Allah-u Zülcelâl’i en çok seven, O’nu en çok tanıyan ve bilen Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) olmuştur. Allah-u Zülcelâl’i daha çok tanımanın ve bilmenin yolu ise daha çok tefekkür, zikir ve ibadet etmektir.
Seven kul,her an O’nu zikreder.
Allah Vedud’tur.Yani seven,sevilmeye layık olandır.Kul,Allah’ın gayretiyle Rabbini sevince,Allah da kulun bu sevgisine karşılık başka bir kulun sevgisiyle onu mükafatlandırır.Yine sevgiyi yaratan ve bunu kullarının kalbine celbeden, “O, çok bağışlayan ve çok sevendir.” de buyrulduğu gibi sevgiye en çok layık olan O’dur.
"Davut (a.s.)'un duasından birisi şöyle idi: "Allah'ım, senden senin sevgini ve seni sevenleri sevmeyi ve senin sevgine beni ulaştıracak amelleri dilerim. Allah'ım, senin sevgini, nefsimden çoluk çocuğumdan ve soğuk sudan daha sevgili kıl."2
Allah sevgisi insanı Allah'a yaklaştırır ve O'nun rızasını kazanmasına sebep olur. Peygamberimiz buyuruyor:Allah korkusu endişesiyle değil, Allah'a olan sevgi ve derin saygısı sebebiyle ibadet ettiğini gösteri.
İbn-i Abbas (r.a.) anlatıyor: Peygamberimiz gece yarısı namaza kalktığında şöyle yalvarırdı:
"Allah'ım, hamd sana mahsustur. Göklerin ve yerin nuru, nur vereni sensin, hamd sana mahsustur. Gökler ve yer seninle senin emrinle ayakta durmaktadır. Hamd sana mahsustur, göklerin, yerin, göklerle yerdekilerin Rabbi sensin, sen haksın, va'din haktır, sözün hak, sana kavuşmak haktır. Allah'ım, ben sana teslim oldum, sana inandım, sana güvendim, sana sığınıyorum. Sana güvenerek mücadele ediyorum. Düşmanımla aramızda ancak senin hakemliğine baş vurdum. Benim gerek evvelce işlediğim ve gerekse bundan sonra işlemem muhtemel bulunan günahlarımla, gizli ve aşikar yaptıklarımı bağışla. Benim İlâhım sensin, senden başka hiçbir ilâh yoktur.''4

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
9/8/2009 · Kategori: ISLAMDA GENEL KONULAR

Allah Sevdiklerini İmtihan Eder
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Allah-u Teala bir kulunu severse ona bela verir.” (Taberani)
Bu hadis-i şerifin manası açıktır. Allah-u Zülcelâl bir kulunu sevmek isteyince onu dener. Yani onun sevgiye layık olup olmadığını ortaya çıkarmak için onu çeşitli bela ve musibetlerle imtihan eder. Allah-u Zülcelâl kulunun samimiyetini ortaya çıkarmak için onu imtihan ettiği şey bela olabildiği gibi nimet de olabilir. Bela imtihanı sabırla, nimet imtihanı ise şükürle kazanılır.
Bu zamanda insanların büyük bir çoğunluğu bela ve musibete sabretmeye karşı zayıftırlar. Olabilir ki insan bir musibete belaya sabredemez. Onun için belasız ve musibetsiz bir sevgiyi Allah-u Zülcelâl’in fazlından isteyelim. O’nun hazineleri çoktur. Kalben ve ruhen isteyen kuluna mutlaka verir.
Âlimlerden bir zat şöyle demiştir: “Sen Allah-u Zülcelâl’i sevdiğin zaman, O’nun seni imtihan ettiğini görürsen bil ki, O da seni sevmek ister.”
Denilmiştir ki: “Allah bir kulu severse, ona rahmet nazarıyla nazar eder. Eğer Allah bir kula rahmet nazarıyla nazar ederse, ona azap etmez.”
Şu bir gerçektir ki, Allah-u Zülcelâl’in kulunu sevdiğinin en açık ve şaşmaz alameti, onu hayır ve taatlara muvaffak etmesi, şer ve günahlardan korumasıdır.
Böyle kimselerin hali, hadis-i kudside şöyle anlatılmıştır: “Ben kulumu sevdiğim zaman, onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, anladığı kalbi olurum. Benden bir şey isterse, istediğini veririm. Bana sığınırsa kendisini korurum.” (Buhari, İbn Mace, Beyhaki)
Onun için Allah-u Zülcelâl’in kulunu sevmesi demek; sevdiği kuluna azap etmemesi, kendisini günahlara karşı koruması, ona iyiliği sevdirmesi, onu hayır ve taata muvaffak kılması, nadiren işlediği günahlara karşı da ona tövbe ve istiğfar ilham etmesi ve kefaret yerine geçecek hayır ve hasenat yaptırmasıdır (nasip etmesidir).
Allah-u Zülcelâl’in sevgisinin bu anlamda olduğunu bildiren çok ayetler ve hadis-i şerifler vardır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
9/8/2009 · Kategori: ISLAMDA GENEL KONULAR
Allah’ın Sevdiği Kullar
Allah-u Zülcelâl, Kur’an-ı Kerim’de birçok ayet-i kerimede bazı kullarını sevdiğini bildirmiştir. Bir ayet-i kerime de şöyle buyurmuştur: “... Allah onları sever, onlar Allah’ı severler...” (Maide; 54)
Allah-u Zülcelâl başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Allah çok tövbe edenleri ve çok temizlenenleri sever.” (Bakara; 222)
Bu ayet-i kerimedeki temizlik maddi temizlik olduğu gibi, manevi temizliği de yani kalp temizliğini de içine alır.
Allah-u Zülcelâl’in kulunu sevmesi ona iyilik irade etmesidir. O, bu sevgi ve irade ile kalplerin üzerindeki perdeyi kaldırır, basiret gözlerini açar, hakikatleri gösterir ve bunları anlayıp kabul etmeyi kolaylaştırır.
Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Allah bir kimseyi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü (kalbini) İslam’a açar. Bir kimseyi hidayetten mahrum bırakmak isterse de, onun göğsünü göğe doğru çıkıyormuş gibi daraltıp sıkıştırır.” (En’am; 125)
Hiç şüphesiz sevgide yakınlık manası da vardır. Sevgi yakınlığın en önemli sebebidir. Çünkü seven, sevdiğine yakın olmak veya onu kendisine yaklaştırmak ister. Allah-u Zülcelâl’in kulunu kendisine yaklaştırması ise ona kendi ahlak ve sıfatlarına benzer üstün ahlak ve vasıflar vermesidir. Kul, bu ahlak ve vasıflarla O’na yaklaşmış olur.
Bir ayet-i kerimede bu ahlak ve sıfatlar “takva” sözüyle özetlenmiş ve şöyle buyrulmuştur: “Allah’a en yakın olanınız, takvası en çok olanınızdır.” (Hucurat; 13)
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
9/8/2009 · Kategori: ISLAMDA GENEL KONULAR
İmanın Zevki Allah İçin Sevmekte
Yokluk aleminden varlık alemine geldik. Biz yok idik ve eğer Rabbimiz tarafından yaratılmasaydık asla var olamayacaktık. Var olmakla kalmadık insan olarak yaratıldık. Rabbimiz bizi sevdi de var etti. Rabbimiz bize değer verdi de bizi yarattı. Sevene karşılık sevgi gerek. Seven hele Yaratan Rab olunca o zaman sevgiyi derinleştirmek gerek. Sadece Yaratanı değil yarattıklarını da sevmek gerek.
Yaratılmışların özünde Yaratan vardır. Bu sebeple yaratılanlar yaratandan dolayı sevilmelidir. ALLAH için sevmek, sevginin merkezine Yaratanımızı koymak demektir. O’nun rızasına nail olmak için sevmek, O’nun bizi sevmesi için sevmek, O’nun sevgisine layık olmak için sevmek velhasıl O’nun için sevmek sevgiye gerçek misyonunu yükleyecektir.
İnsanoğlu yaratılış itibariyle bir şeyleri sevmeye meyyaldir. Herkes farklı bir şeyleri sever. Bazıları maddeyi sever, maddede her şeyi aramaya çalışır, madde onun için değerlidir. Elde edilen şeyler ona zevk verir, keyif verir. Elde olmayan şeyler için sıkıntılar ile kendini harap eder. Dünya onun için her şeydir. Dünyalık her şeydir. Para maddenin merkezinde bulunur. Maddeyi sevenler maddi güce önem verir. Maddi güce önem veren her şeyin üstesinden kendisinin gelebileceğine inanır sonuç itibariyle aldanır. Böyle bir aldanma için Yüce Rabbimizin bir uyarısı vardır. Kur’an-ı Kerim’de bir ayette şöyle buyrulmaktadır.
قُلْ إِن كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَآؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُم مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُواْ حَتَّى يَأْتِيَ اللّهُ بِأَمْرِهِ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ
“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size ALLAH'tan, Resûlünden ve ALLAH yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık ALLAH emrini getirinceye kadar bekleyin. ALLAH fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.”[1]
Kimi insan insanı sever ona değer verir. İnsanın olmadığı bir hayatı benimsemez. Hümanist yaklaşır. İnsanın her şeyin özüne yerleştirir. Bir bakıma güzel olan bu durum insana kendisinde olmayan birçok gücün yüklenmesiyle yanlış sevgi şekilleri ortaya çıkar. Kadınlar erkekleri, erkekler kadınları sevmeye meyilli yaratılmıştır. Neslin devamı, hayatın paylaşılması için bu şarttır. Bazı insanlar bu sevgide yanlış yollara düşer, aşırıya gider bir insan için hayatını heder eder. Bazıları sevdiğine ulaşamadığı için Dinin haram kıldığı cana kıyar, intihar eder, kaybedenlerden olur. Bazen de Mecnun misali kişi Leyla’sını sever ama bu sevgi Leyla’da kalmaz onu geçip Rabbe ulaşır. İşte Rabbe ulaşan bu sevgide fayda vardır. Yüce Rabbimiz Müminlerin ALLAH’a olan sevgisini şöyle bildirmektedir. “İnsanlar içinde, ALLAH'tan başkasını ‘eş ve ortak' tutanlar vardır ki, onlar (bunları), ALLAH'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise ALLAH'a olan sevgileri daha güçlüdür.”[2]
Sevileni ALLAH için sevmek, Sevilenden hiçbir karşılık beklememektir. İyilik yapıldığı zaman artan, kötülük yapıldığı zaman azalan bir sevgi değildir ALLAH için sevmek. ALLAH için seven kişinin dudaklarından şu mısralar dökülür.
Gelse celâlinden cefâ,
Yahut cemâlinden vefâ,
İkiside cana safa:
Kahrın da hoş, lûtfun da hoş.
Müminler birbirlerini ALLAH için severler, ALLAH için sevmelidirler. Yüce Rabbimiz Fetih süresinin son ayetinde müminlerin birbirlerine karşı merhametli oldukları şöyle vurgulanmaktadır.
مُّحَمَّدٌ رَّسُولُ اللَّهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاء عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاء بَيْنَهُمْ تَرَاهُمْ رُكَّعاً سُجَّداً يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِّنَ اللَّهِ وَرِضْوَاناً سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِم مِّنْ أَثَرِ السُّجُودِ
“Muhammed, ALLAH’ın Resülüdür. Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı çetin, birbirlerine karşı da merhametlidirler. Onların, rükû ve secde halinde, ALLAH’tan lütuf ve hoşnutluk istediklerini görürsün. Onların secde eseri olan alametleri yüzlerindedir.”[3]
Sevgili Peygamberimizde bir hadislerinde müminlerde bulunacak şu özelliklerin imanın tadının alınmasına vesile olacağını bizlere şöyle bildirmektedir. “Üç özellik vardır; bunlar kimde bulunursa o, imanın tadını tadar: ALLAH ve Resûlünü, (bu ikisinden başka) herkesten fazla sevmek. Sevdiğini ALLAH için sevmek. ALLAH kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek.”[4]
Gönül mutlak manada bir şeylerle dolmaktadır. Bu doluşun adı sevgide olabilir, nefrette olabilir, başka şeylerde olabilir. Gönül boş kalmayacak ise ve dünya ve ahirette huzurlu bir yaşam geçirmek için gönlün sevgiyle dolup, nefret bir tarafa atılması gerekiyor ise, bu sevginin adı ALLAH (c.c.) olmalıdır. Böyle bir sevginin faydası elbette kendimize olacaktır. Dünyada ALLAH için sevmenin karşılığını tam anlamıyla alınmasa bile, mahşer meydanında gölgenin olmadığı bir zaman diliminde herkesin sıkıntı içerisinde beklediği ve bu bekleyişin bir an önce bitmesi için yalvardıkları bir zamanda arşın gölgesinde gölgelenmek ile karşılığı alınmaya başlanacaktır.
Allah için birbirini sevmek ve O’nun yolunda dostlar olmak ve (razı olmadığı bir şeye) Allah için buğz etmek en üstün ahlaklardandır. Allah için sevmek, Allah-u Zülcelâl’i sevmenin meyvesidir.
Enes (radıyallahu anh)'den rivayetle Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur: “Üç huy var ki, bunlar kimde olursa imanın zevkini ve tadını alır:
1- Allah ve Resulünü herkesten ve her şeyden daha çok sevmek.
2- İyiliği ve iyi kimseleri Allah için sevmek ve kötülüğe Allah için buğz etmek.
3- Allah'a şirk koşmayı büyük bir ateşe atılmaktan daha kötü görmek.” (Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai)
Abdullah b. Mesud (ra)'dan rivayetle Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur: “İmanı kâmil olan, sevdiği kimseyi, ondan menfaat gördüğü için değil, sırf Allah rızası için sever. Gerçek iman da budur.” (Taberani)
Allah-u Zülcelâl’i seven bir kimse, O’nun sevdiklerini de sever. Bu yüzden bu kimse, insanlar içinde Allah-u Zülcelâl’i seven ve O’nun tarafından sevilen kimseleri sever.
Hz. Ömer (radıyallahu anh)’dan rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın bazı kulları vardır ki, onlar ne peygamber ne de şehittirler. Fakat peygamberler ve şehitler onlara verilen makam dolayısıyla gıpta edip imrenirler.”
Bu arada, sahabe-i kiramlar: “Onlar kimlerdir?” diye sordular. Hz. Peygamber (sav) şöyle devam etti: “Onlar (aralarında) neseb ve akrabalık olmadığı, mal alışverişi olmadığı halde birbirlerini Allah için sevenlerdir. Onların yüzü nurdur, nur üzerindedirler. İnsanların korktukları günde onlara korku yoktur. İnsanların hüzünlendikleri günde onlar mahzun da olmazlar.” (Ebu Davud)
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) daha sonra şu ayet-i kerimeyi okudu: “Dikkat edin! Allah’ın veli kulları için korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar.” (Yunus; 62)
Görüldüğü gibi, müminlerin birbirlerini sevmeleri Allah-u Zülcelâl’in katında çok makbuldür. Müminlerin birbirlerini sevmeleri ve birbirlerine kenetlenmelerini Allah-u Zülcelâl çok sevmektedir. Dolayısıyla Allah-u Zülcelâl’in rızası için birbirimizi sevmemiz gerekir.
Enes oğlu Muaz (radıyallahu anh) der ki: “Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’e: ‘En üstün iman nedir?’ diye sordum: ‘Allah için sevmen, Allah için buğz etmen, dilinden Allah'ın zikrini kesmemendir.’ dedi. ‘Daha nedir? Ya Resulallah!’ deyince de: ‘Kendin için sevdiğin şeyi insanlar için de sevmen, kendin için hoş görmediğin şeyi başkaları için de hoş görmemendir.’ buyurdu.” (Ahmed b. Hanbel)
Bu ayet ve hadislerden anlaşıldı ki kişi Allah için sevmeli ve Allah için buğz etmelidir. Bu çok kıymetli bir ameldir. Bu da kalpte olur. Allah için olan sevgi kıyamete kadar devam eder. Hatta Allah için birbirlerini sevenler, birlikte cennete girmeyince razı olmayacaklardır.
Sevgi imanın bir gereğidir. Sevgi imanın bir tezahürüdür. İman olan kalpte sevgi eksik olmaz. İmanı kamil olan bir kalpte ALLAH rızası için sevmek eksik olmaz. Gerçek anlamda iman etmenin yolu inanan kardeşlerimizi ALLAH için sevmekten geçmektedir. Mümin diğer mümin kardeşinin, rengine, ırkına veya kim olduğuna bakmaksızın sevmelidir. Çünkü İnananlar kardeştir. Yaşam bulduğumuz bu asırda müslüman kardeşlerimizin içinde bulunduğu sıkıntılar olabilmektedir. Bu sıkıntılar ile sıkıntılaşmak gerekir. Bu sıkıntıların hayattan atılması için dua edilmesi gerekir. Efendimizden yine bir hadis aktarmak suretiyle konumuzu daha iyi anlayalım. O şöyle buyurmaktadır.
وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لا تَدْخُلُوا الجَنَّةَ حَتَّى تُؤْمِنُوا ، ولا تُؤْمِنُوا حَتَّى تَحَابُّوا ، أَوَ لا أَدُلُّكُمْ عَلَى شَيءٍ إِذَا فَعَلْتُمُوه تَحَابَبْتُمْ ؟ أَفْشُوا السَّلامَ بينَكم
“Canım kudret elinde olan ALLAH’a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız!”[6]
İman kalpte olur, imanın gereği olan amellerde yapılır ise Yüce ALLAH böyle insanların kalbine gerçek sevgiyi yerleştireceğini bildirmektedir. İlgili ayette şöyle buyrulmaktadır. “İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman, onlar için bir sevgi kılacaktır.”[7] Yukarıda zikretmiş olduğumuz hadisle ayeti birleştirir isek, İman edilirse ve Yaratanın isteği ameller yerine getirilir ise sevgi kalpte var olacak, Sevgi kalpte bulunduğu müddetçe ve bu sevgi ile inananlar sevilirse iman kamil olacaktır.
ALLAH için sevilmenin bir karşılığı vardır. Oda ALLAH tarafından sevilmektir. Bu sevginin yolu ise öncelikle Alemlere rahmet olarak gönderilen, Ümmeti olmakla şeref duyduğumuz gözümüzün nuru gönlümüzün sultanı Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.) Efendimize tabi olmaktan, O’nun sünnetine uymaktan geçmektedir. Yüce Rabbimiz bu hususu ayet-i kerimede şöyle bildirmektedir.
قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
“(Resûlüm! ) De ki: Eğer ALLAH'ı seviyorsanız bana uyunuz ki ALLAH da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. ALLAH son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”[8] ALLAH-u Teala tarafından sevilen bir insanı alem sevmektedir. Tekrar tekrar ifade etmek gerekirse Sevgimizin temelinde ALLAH Rızası olması kendi lehimizedir.
Gönülde sevgi olmayınca etrafta hiçbir kimselerde olmayacaktır. İnsanları bir araya getiren sevgidir. Kaba davranışlı olanlar, gönül kıranlar dünyada kendilerini yalnızlığa mahkum etmişlerdir. Yüce Yaratan Sevgili Peygamberimize hitaben bizlere şöyle buyurmaktadır. “O vakit ALLAH'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık ALLAH'a dayanıp güven. Çünkü ALLAH, kendisine dayanıp güvenenleri sever.”[9]
İnsanoğlu sevgiye, sevmeye sevilmeye muhtaçtır. Sevilmeyen insanlar içe kapanık olurlar, insanlarla iletişim kuramazlar. Sevmeyen insanlar etrafa neşe vermezler, onlarla hiç kimse beraber olmak istemez. Sevgisiz bir kalp olmaz. Sevgisiz bir gönül boş bir kap gibidir. Sevgiyi kalbe yerleştirene sevmek ise Sevgilerin en büyüğüdür. Bu sebeple her neyi seviyorsak sevelim işin özünde ALLAH sevgisi olsun. O zaman sevgilerimiz asıl anlamına kavuşacaktır.
Yine, üstüne basarak söylüyoruz ki insan Allah yolundaki bu sevgi için ruhunu, canını, malını ne kadar feda etse, yine de bu yaptığı azdır.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
« Önceki ::